GİRİŞ

Bir Baba Oğluna Ne Bırakır?

Bir baba oğluna ne bırakır?

Soyadını mı?

Kitaplığını mı?

Kelimeleri sevme biçimini mi?

Dünya görüşünü mü?

Evin içindeki konuşmaları, sofradaki tartışmaları, odadan odaya taşınan kitapları mı?

Yoksa oğlun bütün hayatı boyunca üzerinden atmaya çalışacağı kadar büyük bir gölgeyi mi?

Bu soruyu yalnız biyolojik kalıtım üzerinden cevaplandırmak mümkün değildir. Edebî yeteneğin doğrudan babadan oğula geçtiğini ileri sürecek bilimsel bir zemine sahip değiliz. Fakat Pierre Bourdieu’nün “kültürel sermaye” kavramının işaret ettiği başka bir aktarım biçimi vardır: insan yalnız ekonomik koşulların değil, içinde doğduğu dilin, kitaplığın, eğitimin, kültür çevresinin ve ailesinin dünyayı anlamlandırma biçiminin de mirasçısıdır.

Türk edebiyatındaki bazı ailelere bu gözle bakıldığında dikkat çekici bir örüntü ortaya çıkar.

İsmail Safa, kendi edebiyat zevkini babası Mehmed Behçet Efendi’den aldığını açıkça yazar; onun oğlu Peyami Safa ise babasını henüz bir buçuk yaşındayken kaybeder ve ileride romanlarında ölüm, yokluk ve baba eksikliğinin tekrar tekrar belirdiği bir dünya kurar. İsmail Safa’nın Huz Mâ-Safâ mukaddimesinde edebiyat zevkini babasından aldığını söylemesi, bu ailede aktarımın bir kuşak daha geriye gittiğini doğrudan belgelendirir.

Hayrullah Efendi Batılı tiyatro tekniğine yönelen çok erken bir dramatik deneme kaleme alır; oğlunu çocukken tiyatroya götürür; Paris’teki tiyatro dünyasıyla ilgilenir. Oğlu Abdülhak Hâmid ise Türk edebiyatının en üretken dramatik yazarlarından biri olacaktır.

Tevfik Fikret oğlunu yalnız sevmez; Halûk’u şiirinin içine yerleştirir ve onu geleceğin insanına dönüştürür. Halûk’un Defterindeki oğul artık yalnız gerçek Halûk değildir: aklın, bilimin, ilerlemenin ve gelecekte kurulacak toplumun sembolüdür.

Recaizade Mahmut Ekrem’in oğlu Nijad öldüğünde ise yön tersine döner. Oğul artık babadan miras alan kişi değildir; babasının bundan sonraki hayatına ve edebiyatına geri dönüşsüz bir yas bırakır.

Ümit Yaşar Oğuzcan’da aynı hareket daha trajik biçimde tekrarlanır. Şair, Vedat’ın ölümünden önce de ölüm ve intihar çevresinde yazmaktadır; ancak oğlunun ölümünden sonra bu kelimelerin anlamı değişir. TEİS de Vedat’ın kaybından sonra Oğuzcan’ın ölüm, acı, karamsarlık ve hüzün temalarına başka bir yoğunlukla yöneldiğini açıkça kaydeder.

Orhan Kemal öldükten sonra oğlu Işık Öğütçü’nün yaptığı ise bambaşka bir miras biçimidir: oğul babasının yerine roman yazmak zorunda değildir; babasının kültürel hafızasını geleceğe taşıyabilir. Aynı durum Rıfat Ilgaz–Aydın Ilgaz ve Cemil Meriç–Mahmut Ali Meriç hatlarında da karşımıza çıkacaktır.

Dolayısıyla bu çalışmanın esas sorusu artık:

“Hangi edebiyatçıların oğulları da edebiyatçı oldu?”

değildir.

Asıl soru şudur:

Baba ile oğul arasında edebiyat adına gerçekte ne geçti?

YÖNTEM VE KAPSAM

Akrabalığı Bilmek Yetmez

Bu çalışmada başlangıçta belirlenen aile listesi araştırma ilerledikçe sorgulanmış, doğrulanamayan soy bağlantıları çıkarılmış ve isim hataları düzeltilmiştir. Bu, yöntemsel açıdan önemlidir; çünkü biyografik araştırmanın görevi güzel bir soy ağacını korumak değil, yanlışsa onu bozmaktır.

Her aile hattı beş ayrı katmanda ele alınmıştır: biyografik ilişkinin doğrulanması; mümkün olduğu ölçüde mektup, hatırat, şiir, söyleşi veya otobiyografi gibi birincil tanıklığa ulaşılması; baba-oğul ilişkisinin eser üzerindeki izinin araştırılması; akademik literatürdeki yorumların incelenmesi; son olarak da bu verilerin biyografik determinizme düşmeden yorumlanması.

Bu nedenle aşağıdaki bölümlerde aynı yoğunlukta bilgi bulunmaması yöntemsel bir kusur değil, kaynak durumunun sonucudur. Recaizade–Nijad–Ercüment, Hayrullah Efendi–Hâmid, İsmail Safa–Peyami Safa, Fikret–Halûk veya Ümit Yaşar–Vedat gibi dosyalarda doğrudan tanıklık ve metinsel malzeme çok güçlüdür. Bazı ailelerde ise yalnızca kültürel aktarımın izleri gösterilebilir. Belgenin sustuğu yerde yorumun da sesini kısmak gerekir.

I. BABA OĞLUNA BİR GELENEK BIRAKTIĞINDA

1. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî – Sultan Veled – Ulu Ârif Çelebi

Oğul Babanın Hafızasına Dönüşürse

Sultan Veled’in Mevlânâ’nın büyük oğlu olması biyografik bir ayrıntıdır; fakat onu bu araştırma açısından önemli kılan bundan fazlasıdır. Sultan Veled’in Velednâme yahut İbtidânâme adıyla bilinen mesnevisi, ilk dönem Mevlevîliği ve bizzat Mevlânâ’nın çevresi hakkındaki en önemli kaynaklardan biridir. TDV, eserde Sultan Veled’in babası, babasının halifeleri ve yakın çevresi hakkında güvenilir bilgiler verdiğini; ayrıca gazellerinin önemli bölümünü Mevlânâ’nın gazellerine nazire olarak yazdığını belirtmektedir.

Burada iki farklı miras aynı anda gerçekleşmektedir.

Mevlânâ Sultan Veled’e bir şiir ve tasavvuf dünyası bırakır.

Sultan Veled ise Mevlânâ’ya biyografik hafıza bırakır.

Daha sonra Sultan Veled’in oğlu Ulu Ârif Çelebi’nin Mevlevîliğin kurumsal devamındaki rolü, aktarımı üçüncü kuşağa taşır. Mevlânâ’nın torunun doğumuyla doğrudan ilgilenmesi ve ona “Ârif” unvanının verilmesini istemesi de bu ilişkinin yalnızca sonradan kurulmuş bir soy anlatısı olmadığını göstermektedir.

Bu yüzden Mevlânâ-Sultan Veled hattı araştırmamızın tezini en eski düzeyde doğrulamaktadır:

Baba oğluna bir gelenek bırakmıştır; oğul da babasına tarihsel bir gelecek.

2. Âşık Paşa – Elvan Çelebi

Babasının Hayatını Yazmak

Âşık Paşa hakkındaki bilgilerimizin büyük bölümü oğlu Elvan Çelebi’nin Menâkıbu’l-Kudsiyye adlı eserinden gelmektedir. TEİS, yaklaşık iki bin beyitlik eserin yaklaşık beş yüz beytinin doğrudan Âşık Paşa’ya ayrıldığını belirtmektedir.

Bu rakam tek başına bile önemlidir.

Elvan Çelebi babasına yalnız birkaç biyografik not ayırmamıştır; onu kendi aile ve tasavvuf tarihinin merkezine yerleştirmiştir. Dolayısıyla metinde konuşan kişi hem evlat hem tarihçi hem de aynı manevî geleneğin mensubudur.

Bu durum biyografi açısından temel bir sorun da yaratır: Babayı oğlun anlatısından öğreniyoruz. O hâlde Âşık Paşa’nın tarihsel kişiliği ile Elvan Çelebi’nin kurduğu baba portresi bütünüyle aynı şey midir?

Tam da bu noktada oğulun gücü ortaya çıkar.

Oğul yalnız babayı hatırlamaz; nasıl hatırlanacağını da belirler.

3. Fuzûlî – Fazlî

Miras mı, Gölge mi?

Fuzûlî’nin oğlu Fazlî’nin de şiirle uğraşması klasik edebiyattaki aile içi kültürel aktarımın örneklerindendir. Fakat bu dosyanın asıl önemi, babanın büyüklüğünün oğul için yaratabileceği estetik baskıdır.

Bir şairin babasının Fuzûlî olması ne demektir?

Bir taraftan şiirin, Arapça ve Farsçanın ve klasik kültürün olağan kabul edildiği bir evde büyümek demektir.

Öte taraftan daha ilk şiirinizde karşılaştırılacağınız kişinin Fuzûlî olması demektir.

Dolayısıyla burada mirasın çift yüzü vardır:

kültürel imkân ve tarihsel gölge.

Fazlî’nin edebiyat tarihindeki bağımsız görünürlüğünün babasının büyüklüğü karşısında sınırlı kalması, edebî ailelerde mirasın her zaman oğul lehine işlemediğini düşündürmektedir.

4. II. Selim – III. Murad

Tahtın Yanında Şiir

II. Selim’in oğlu III. Murad, babasının Manisa’daki şehzadeliği sırasında dünyaya gelmiş ve onun ardından Osmanlı tahtına çıkmıştır.

Fakat burada yalnız siyasî veraset yoktur. Hem baba hem oğul klasik şiir kültürünün içindedir. Sultanların mahlaslarla şiir yazması, hanedan eğitiminde şiirin kişisel eğlenceden daha geniş bir kültürel değer taşıdığını göstermektedir.

Bu nedenle burada oğul iki ayrı mirasın taşıyıcısıdır:

iktidar ve estetik kültür.

Saray, yalnız devletin yönetildiği yer değildir; şehzadenin şiir, hat, musiki ve dinî ilimlerle yetiştirildiği bir eğitim çevresidir. Baba-oğul benzerliğini bu kurumun dışında okumak eksik kalacaktır.

5. Lâmi’î Çelebi – Abdullah Çelebi

Babanın Metnini Oğul Tamamlarsa

Lâmi’î ailesi, “oğul babanın eserini sürdürür” cümlesinin neredeyse kelimesi kelimesine gerçekleştiği ilginç örneklerden biridir.

TEES’in Letâif-nâme maddesinde eserin Lâmi’î Çelebi tarafından başlatıldığı, dibacedeki bilgiye göre oğlu Abdullah Çelebi tarafından tamamlandığı belirtilmektedir. Eserin müellifliği konusunda Lâmi’î, Abdullah ve diğer oğlu Lem’î çevresinde tartışmalar bulunması bile aile içerisinde metnin dolaşımını göstermektedir.

Burada miras soyut değildir.

Oğul gerçekten babanın bıraktığı metnin başına oturur.

Bu nedenle Lâmi’î-Abdullah ilişkisi, edebî miras kavramını mecazdan çıkaran nadir örneklerden biridir.

6. Nev’î – Nev’îzâde Atâî

Babanın Adını Taşımak

Atâî’nin edebiyat tarihindeki adı ilişkinin kendisini taşır:

Nev’î-zâde.

Nev’î’nin oğlu.

Kaynaklar Atâî’nin ilk eğitimini babasından aldığını da kaydetmektedir.

Bu durumda babanın etkisi hem eğitimde hem isimde görünür hâle gelir. Fakat Atâî daha sonra kendi hamsesini, Sâkînâme ve diğer eserlerini meydana getirerek bağımsız bir edebî kimlik kurar.

Sorun tam burada başlar:

Bir oğul kendi eserini yazsa bile edebiyat tarihinin onu sürekli babası üzerinden adlandırması ne demektir?

Bazen baba oğlun biyografisine değil, doğrudan adına yerleşir.

7. Mûr Ali Baba – Gulâmî – Fazlullah Moral

Üç Kuşakta Şiir ve Tasavvuf

Bu aile araştırmamızın en güçlü üç kuşak örneklerinden biridir.

TEİS, Gulâmî’nin babası Mûr Ali Baba’nın da, oğlu Fazlullah Moral’in de şair olduğunu açıkça kaydeder. Gulâmî aynı zamanda babasının Kadirî postuna oturmuştur.

Fazlullah Moral’in biyografisi ise zincirin eğitim boyutunu görünür kılar: ilk eğitimini dedesi Mûr Ali Baba’dan almıştır.

Dolayısıyla burada geçen şey yalnız şiir değildir:

şiir,

Arapça-Farsça bilgisi,

tasavvuf,

eğitim,

tekke kültürü

ve manevî otorite aynı aile içinde dolaşmaktadır.

Bu ailede “ev”, gerçek anlamıyla edebî ve tasavvufî eğitim kurumu hâline gelmiştir.

II. BABA BİR KÜLTÜR ÇEVRESİNE DÖNÜŞTÜĞÜNDE

1. Hayrullah Efendi – Abdülhak Hâmid Tarhan

Tiyatronun Babadan Oğula Giden Yolu

Bu araştırmanın en önemli sonuçlarından biri Hayrullah Efendi dosyasında ortaya çıkmıştır.

Hayrullah Efendi’yi yalnız “Abdülhak Hâmid’in kültürlü babası” diye tanımlamak ciddi bir eksiltmedir. Hayrullah Efendi hekim, tarihçi, şair, devlet adamı ve aynı zamanda Türkçe dramatik edebiyatın çok erken bir denemesinin sahibidir. Hikâye-i İbrahim Paşa be-İbrahim-i Gülşenî 1840’ların ortalarına tarihlenir ve Şair Evlenmesinden yıllar önce kaleme alınmıştır. Eserin “ilk Türk tiyatrosu” olduğu meselesi tartışmalıdır; dolayısıyla daha doğru tanım, onu Batılı dramatik tekniğe yönelen en erken Türkçe tiyatro denemelerinden biri olarak değerlendirmektir.

Fakat asıl önemli olan eserin varlığı değildir.

Hayrullah Efendi’nin tiyatro ilgisinin sürekliliğidir.

Oğlunu İstanbul’da Naum Tiyatrosu’na götürmesi, Paris tiyatrolarıyla ilgilenmesi, bir Fransız oyununu Türkçeye aktarması ve tiyatronun onun Batı gözlemlerinin önemli unsurlarından biri hâline gelmesi, evde tiyatronun tesadüfî bir meraktan daha fazla yer tuttuğunu düşündürür.

Sonra oğula bakıyoruz.

Abdülhak Hâmid erken döneminden itibaren tiyatro yazmaktadır.

Daha sonra Nesteren, Eşber, Sardanapal, Tarık, Tezer gibi çok sayıda dramatik eser meydana getirecektir.

Dahası Hâmid, babasının eski tiyatro müsveddesinin farkındadır ve onu muhafaza eder.

İlişki artık şöyle görünmektedir:

Tiyatro yazan baba → oğlunu tiyatroya götüren baba → Batı tiyatrosunu izleyen baba → dramatik çeviri yapan baba → tarihî dramlar üreten oğul → babasının unutulmuş tiyatro metnini koruyan oğul.

Bu kadar veri bir araya geldiğinde Hâmid’in tiyatro yönünün yalnız Tanzimat devrinin genel ortamıyla açıklanması yeterli değildir.

Kesin biçimde “Hâmid tiyatroyu babasından aldı” diyemeyiz.

Ama şu akademik hipotez güçlüdür:

Abdülhak Hâmid’in dramatik yazarlığında Hayrullah Efendi’nin oluşturduğu aile içi tiyatro kültürünün bir hazırlayıcı çevre olduğu düşünülmelidir.

Daha da ilginci, Hayrullah Efendi’nin tarihçi oluşu ve ilk dramatik eserinin tarihî bir konuya dayanmasıyla, Hâmid’in ileride tarihî drama yoğun biçimde yönelmesi arasında dikkat çekici bir yapısal devamlılık vardır.

Burada baba oğula yalnız tiyatroyu göstermemiş olabilir.

Tarihi sahne üzerinde düşünme biçimini de göstermiş olabilir.

Bu son cümle bir olgu değil, fakat belgelerin doğurduğu araştırma sorusudur.

2. Abdurrahman Sâmi Paşa – Samipaşazade Sezai

Konak Bir Eğitim Kurumuna Dönüşürse

Samipaşazade Sezai’nin doğduğu Taşkasap konağı, dönemin edebiyat ve fikir adamlarının ziyaret ettiği bir kültür merkezi niteliğindedir. TEİS ayrıca Sezai’nin tahsilinin bu konakta gerçekleştiğini ve Osman Nevres, Üsküdarlı Hakkı, Yenişehirli Avni gibi isimlerin ona şiir ve edebiyat zevki kazandırdığını belirtmektedir.

Burada baba oğluna tek bir eser bırakmaz.

Erişim bırakır.

Kitaba erişim.

Dile erişim.

Şaire erişim.

Fikre erişim.

Bu nedenle Sezai’nin ortaya çıkışında “baba etkisi”ni yalnız Abdurrahman Sâmi Paşa’nın kişisel yazarlığında aramak yerine, babanın kurduğu kültür çevresinde aramak daha doğrudur.

Üstelik Sezai’nin daha sonra Sergüzeştte konağı ve ev içi hiyerarşiyi böylesine güçlü bir toplumsal mekâna dönüştürmesi, çocukluğunda içinde yaşadığı konak kültürüyle birlikte değerlendirilmelidir.

3. Diyarbakırlı Said Paşa – Süleyman Nazif – Faik Ali Ozansoy

Aynı Evden İki Ayrı Şair

Diyarbakırlı Said Paşa yalnız devlet adamı değildir; şair, münşi ve belâgat yazarıdır. Dahası aile hattı ondan da geriye uzanır: Said Paşa, şair ve hattat Süleyman Nazif Efendi’nin oğlu, şair İbrahim Cehdî’nin torunudur. Kendisinin oğulları ise Süleyman Nazif ve Faik Ali Ozansoy’dur.

Bu durumda tek bir baba-oğul ilişkisinden değil, en az dört kuşak boyunca kültürel üretimin sürdüğü bir aileden söz ediyoruz.

Fakat Süleyman Nazif ile Faik Ali’nin aynı estetik kişiliğe dönüşmemesi çok önemlidir.

Aynı baba.

Aynı kültürel soy.

Farklı edebî kişilikler.

Bu durum miras kavramının sınırını gösterir:

Aile başlangıç koşullarını aktarabilir; sonucu belirleyemez.

4. Ebüzziya Tevfik – Velid ve Talha Ebüzziya

Sürgündeki Babanın Mektupla Edebiyat Dersi

Bu dosya araştırmanın en beklenmedik kanıtlarından birini sağlamaktadır.

Ebüzziya Tevfik’in 1900’de Konya’ya sürgün edilmesinden sonra İstanbul’da kalan küçük oğlu Velid’in eğitimini mektupla sürdürdüğü akademik olarak belgelenmiştir. Altı yıl süren bu süreçte baba oğluna doğrudan edebiyat dersleri verir.

Burada kültürel sermaye artık soyut bir sosyoloji kavramı değildir.

Mektubun içindedir.

Baba uzaktadır.

Ama eğitim devam eder.

İlginç olan, ailenin başka alanlarda da birlikte hareket etmesidir. Arşiv belgeleri Ebüzziya Tevfik’in oğulları Velid ve Talha’nın babalarının ölümünden sonra Fersan Adaları’nda petrol imtiyazı alma girişimini sürdürdüklerini göstermektedir.

Demek ki baba oğullarına yalnız edebiyat öğretmemiştir.

Bir girişimcilik ve kamusal faaliyet biçimi de bırakmıştır.

Bu nedenle Ebüzziya ailesi, babadan oğula geçen matbuat kültürü + eğitim + kamusal faaliyet üçlüsüyle ele alınmalıdır.

5. Mahmud Celaleddin Bey – Abdülhak Şinasi Hisar

Çocuğun Adına Edebiyat Tarihi Yazmak

Abdülhak Şinasi Hisar’ın baba ilişkisi daha doğumunda başlar.

Mahmud Celaleddin Bey yayıncı, hikâyeci ve eleştiri yazarıdır; Hazine-i Evrak, Mürüvvet, İnsaniyet ve Ceride gibi yayın faaliyetleriyle ilişkilidir.

Daha çarpıcı olan, oğluna verdiği addır.

Kaynaklar Mahmud Celaleddin’in hayran olduğu Abdülhak Hâmid ile Şinasinin isimlerini birleştirerek oğluna Abdülhak Şinasi adını verdiğini belirtmektedir.

Çocuk daha okuyamadan bir edebî programa bağlanmıştır.

Adeta baba:

“Nasıl bir insan olmanı istediğimi adına yazıyorum.”

demiştir.

Hisar’ın ileride edebiyatçı olması bu yüzden kaba anlamda “babanın dileği gerçekleşti” biçiminde okunmamalıdır; fakat edebiyatın çocuğun kimliğine ne kadar erken yerleştiğinin olağanüstü bir göstergesidir.

6. Mehmed Fahri Paşa – Halit Fahri Ozansoy

Halit Fahri’nin babası Mehmed Fahri Paşa’nın tıp, tarih, tiyatro ve şiir alanlarında basılmış eserleri vardır.

Bu nedenle Halit Fahri’nin çocukluğu edebiyatı meslek dışı bir “merak” olarak gören evde değil, hekimliğin yanında tiyatro ve şiir üretilebildiği bir evde geçmiştir.

Hayrullah Efendi-Hâmid hattıyla bu aile arasındaki benzerlik dikkat çekicidir:

hekim baba + yazı + tiyatro → edebiyata yönelen oğul.

Bu, doğrudan nedensellik değildir.

Ama Tanzimat sonrası aydın ailelerinde bilim ile edebiyatın modern uzmanlaşmanın düşündürdüğünden çok daha geçirgen olduğunu gösterir.

III. BÜYÜK BABANIN GÖLGESİNDE OĞUL

1. Namık Kemal – Ali Ekrem Bolayır

Daha Adında Başlayan Edebiyat

Ali Ekrem’in yalnız Namık Kemal’in oğlu olması değil, babasının edebî çevresinin içinde büyümesi önemlidir.

Daha ismi bile bu çevrenin izini taşır: “Ekrem” adının Recaizade Mahmut Ekrem’le ilişkili olması, çocuğun edebî dostluk ağının içine doğumdan itibaren yerleştirildiğini göstermektedir.

Fakat Ali Ekrem babasının kopyası olmaz.

Servet-i Fünun çevresinde bulunur.

Yani oğul, babasının Tanzimat edebiyatındaki güçlü kimliğini doğrudan devam ettirmek yerine sonraki kuşağın estetik tartışmalarına girer.

Büyük babanın mirası burada bir kapıdır.

Fakat aynı zamanda karşılaştırma yüküdür.

2. Sâmih Rifat – Oktay Rifat

Babadan Şiiri Almak, Babanın Şiirini Almamak

Oktay Rifat’ın babası Sâmih Rifat şair, gazeteci, araştırmacı ve dilcidir. TEİS bunu açıkça kaydetmektedir.

Fakat Oktay Rifat’ın önemi babasını sürdürmesinde değildir.

Tam tersine.

Garip hareketinin kurucularından biri olarak kendisinden önceki şiir anlayışlarını kıranların arasına katılır.

Bu yüzden bu aile için en doğru formül şudur:

Oğul babadan şiiri almıştır; babasının şiirini değil.

Üstelik ilişki üçüncü kuşağa, yazar ve çevirmen Samih Rifat’a kadar devam eder.

İsim geri dönmektedir.

Ama poetika geri dönmez.

Bu, edebî mirasın taklit değil dönüştürme kapasitesi olduğunu gösterir.

3. Hasan Âli Yücel – Can Yücel

Mirasın Karşı-Dile Dönüşmesi

İlk bakışta baba ile oğul neredeyse zıttır.

Hasan Âli Yücel: eğitim politikası, devlet, tercüme faaliyeti, kültür kurumu.

Can Yücel: gündelik konuşma, sert mizah, argo, politik muhalefet, bireysel ses.

Fakat görünürdeki karşıtlık derindeki devamlılığı gizleyebilir.

Can Yücel’in çocukluk çevresinde büyük aile, Mevlevî kültür, klasik eğitim ve güçlü bir entelektüel atmosfer vardır. Babasının milletvekilliği nedeniyle Ankara’ya taşınır; daha sonra klasik filoloji eğitimi görür, dünya edebiyatıyla ve çeviriyle yoğun biçimde ilişki kurar.

Can Yücel babasının dilini kullanmaz.

Fakat dili ciddiye alan bir babanın oğludur.

Burada miras estetik benzerlikte değil, dille kurulan ilişkinin merkeziliğinde aranmalıdır.

Oğul babasının kültür politikasını kendi şiirinde daha asi, daha bedensel ve daha halk diline yakın bir karşı-dile dönüştürür.

IV. BABA SEVGİSİNİN GÖLGESİNDE İKİ OĞUL

Recaizade Mahmut Ekrem – Nijad – Ercüment Ekrem

Bu dosya çalışmanın merkezinde yer almalıdır. Çünkü aynı babanın iki oğluyla kurduğu ilişkide sevgi, ölüm, kıskançlık hissi, hatırat ve edebiyat iç içe geçmektedir.

Ercüment Ekrem Talu, Recaizade’nin dördüncü çocuğudur. Ondan önce doğum sırasında kaybedilen Fatma Piraye, ağır sağlık sorunları yaşayan Sunullah Emced ve aileyi yeniden hayata bağladığı özellikle belirtilen Mehmet Nijad vardır.

Nijad yalnız bir oğul değildir.

Ailenin önceki kayıplarından sonra yaşama tutunmanın simgesine dönüşmüştür.

Ercüment’in hatıralarındaki baba algısının anahtarı burada aranmalıdır.

Ercüment kendi doğumunu anlatırken babasının o gece evde olmayışını, Nijad’a düşkünlüğünü ve yeni bebeğin ağabeyinin sevgisine ortak olacak biri olarak görülmesini mizahla aktarır. Hatıratın mizah tonu önemlidir: çocukluk kırgınlığını doğrudan dramatik bir suçlamaya dönüştürmek yerine nükteli bir aile hikâyesine çevirir.

Fakat mizah, bilginin ağırlığını ortadan kaldırmaz.

Ercüment, babasının sevgisinin merkezinde Nijad’ın bulunduğunun farkında büyümüştür.

Sonra Nijad ölür.

Ve ilişkinin bütün dengesi değişir.

Recaizade’nin oğlunun ölümü ardından içine kapanması, edebî hayattan geri çekilmesi ve Nijad’ın hatırasına yönelmesi, oğulun ölümünün baba üzerindeki edebî etkisini gösterir.

Bu durumda aynı ailede iki ters hareket oluşur:

Nijad → babanın yas edebiyatını dönüştürür.

Ercüment → babasının aile içindeki portresini geleceğe taşır.

Dahası aile hattı burada sona ermez. Ercüment’in torunu Çiğdem Talu’nun TEİS biyografisi büyük dedesinin Recaizade Mahmut Ekrem, dedesinin Ercüment Ekrem Talu olduğunu açıkça göstermektedir.

Recaizade ailesi bu nedenle yalnız bir baba-oğul örneği değildir.

Bir edebî hafıza hanedanıdır.

V. BABA YOKLUĞU OĞLUN İÇİNDE YAŞARSA

İsmail Safa – Peyami Safa

Peyami Safa dosyasında yalnız biyografiden romanlara gitmek tehlikelidir. Fakat tam tersine biyografiyi bütünüyle dışarıda bırakmak da eldeki verileri görmezden gelmek olur.

İsmail Safa’nın babası Mehmed Behçet Efendi de şairdir. İsmail Safa, Huz Mâ-Safâ mukaddimesinde edebiyat zevkini babasından aldığını açıkça belirtmektedir. Kardeşleri Ahmed Vefa ve Ali Kâmi de edebiyatla ilgilenir. Daha sonra İsmail Safa’nın oğulları İlhami ve Peyami Safa yazı dünyasına girer.

Bu, Safa ailesini birkaç kuşaklı bir edebiyat ailesi hâline getirir.

Ama Peyami için durum farklıdır.

Babası onun üzerinde doğrudan öğretici baba olarak etkili olamaz.

Çünkü Peyami yaklaşık bir buçuk yaşındayken İsmail Safa Sivas’ta ölür.

Dolayısıyla babadan oğula geçen mirasın içine büyük bir paradoks yerleşir:

Edebiyat vardır; baba yoktur.

Peyami Safa’nın romanlarını bu bilgiyle mekanik biçimde açıklamamak gerekir.

Fakat Müzeyyen Buttanrı’nın on bir roman üzerinde yaptığı çalışma ihmal edilemeyecek kadar güçlü bir veri ortaya koymuştur.

İncelenen eserlerde kırk anne figüründen 18’i ölü iken, kırk baba figüründen 27’si ölüdür; yalnız 13 baba hayattadır. Araştırmacı ayrıca ölü, kayıp, yurtdışında veya beklenen baba figürlerinin Safa’nın kendi biyografisiyle ilişkisini tartışmaktadır.

Bu noktada artık akademik makaleye yalnız:

“Buttanrı babaları incelemiştir.”

diye yazmak yetmez.

Çalışmanın argümanını görmemiz gerekir.

Araştırmacı yalnız bir sayı vermemektedir. Ölen babaların çoğunun olumlu veya belirsiz tipler oluşuna; saraya yakın mevki sahibi babaların daha olumsuz çizilmesine; sıradan devlet memuru babaların daha olumlu görünmesine de dikkat çekmekte ve bunu İsmail Safa’nın siyasî geçmişiyle ilişkilendirme ihtimalini gündeme getirmektedir.

Burada bizim yorumumuz daha ihtiyatlı olmalıdır.

Romanın her babasını İsmail Safa’nın gölgesi ilan edemeyiz.

Fakat şu soru artık bilimsel meşruiyete sahiptir:

Peyami Safa’nın romanlarında baba figürünün bu kadar sık ölüm, kayıp ve erişilemezlikle birlikte görünmesi, çocuklukta oluşmuş baba boşluğunun edebî dönüşümlerinden biri olabilir mi?

Üstelik Peyami’nin hayatındaki tek kırılma babasının ölümü değildir.

Kemik hastalığı.

Yoksulluk.

Eğitimin yarıda kalması.

Erken yaşta çalışma mecburiyeti.

Tıp, psikoloji ve felsefeye yoğun ilgi.

Bütün bunlar birlikte düşünülmelidir.

Bu nedenle “babası öldü ve psikolojik roman yazdı” biçimindeki basit psikobiyografi reddedilmelidir.

Ama başka bir cümle savunulabilir:

Peyami Safa’nın insan ruhundaki eksikliklere bu kadar dikkatle bakmasının ilk eksikliklerinden biri, babasının yeri olabilir miydi?

Bu cümle bir teşhis değildir.

Bir edebiyat araştırması sorusudur.

VI. OĞUL BABANIN İDEALİNE DÖNÜŞÜRSE

Tevfik Fikret – Halûk

Halûk’un doğumu Tevfik Fikret’in hayatında belirgin bir değişiklik yaratır. TDV, oğlunun Fikret’in hayata bakışını kısa süreli de olsa değiştirdiğini ve geleceğe ümitle bakmasında önemli rol oynadığını belirtmektedir. Rübâb-ı Şikestede Halûk için beş şiir vardır.

Ama baba sevgisi giderek estetik ve ideolojik bir projeye dönüşür.

Fikret’in oğluna yazdığı şiirlerde Halûk artık yalnız aile içindeki çocuk değildir.

Ülkenin geleceğidir.

Bilimin temsilcisidir.

Çalışmanın temsilcisidir.

Yeni insandır.

1909’da mühendislik öğrenimi için İskoçya’ya gönderilen Halûk’tan Batı’nın bilim ve tekniğini öğrenip memleketine getirmesi beklenmektedir. Halûk’un Defteri tam da bu beklentinin şiir kitabıdır.

Burada babanın yaptığı şey edebî açıdan son derece ilginçtir:

Gerçek oğuldan bir sembol üretmek.

Fakat gerçek insanlar sembollerin aksine kendi hayatlarını seçebilirler.

Halûk daha sonra Amerika’da yaşamış, Hristiyanlığı benimsemiş ve din adamlığı yapmıştır. Türkiye’deki popüler anlatı bu durumu çoğu zaman “Fikret’in idealinin çöküşü” şeklinde polemik konusu yapmıştır.

Oysa baba-oğul açısından daha ilginç soru şudur:

Fikret oğlunda özgür, akla dayanan, kendi kararlarını verebilen modern insanı istemişse, o insanın babasının çizdiği hayatı reddetme özgürlüğünü de kabul etmek gerekmez mi?

Bu yüzden tarihsel Halûk ile şiirsel Halûk arasındaki ayrım korunmalıdır.

Şiirsel Halûk, Fikret’in eseridir. Tarihsel Halûk ise kendi hayatının.

Ve belki bu aile hattının trajik ironisi tam burada yatmaktadır.

VII. TARİH BABA İLE OĞULUN ARASINA GİRERSE

Nâzım Hikmet – Memed

Önce önemli bir biyografik karışıklığı temizlemek gerekir.

Memed Hikmet, Nâzım Hikmet’in öz oğludur.

Nâzım Hikmet Vakfı kronolojisi 1951 yılı altında açıkça “Oğlu Memed dünyaya gelir” demektedir.

Buna karşılık Memet Fuat başka kişidir.

Piraye’nin Vedat Örfi Bengü’den olan oğludur ve Nâzım’ın üvey oğludur.

Nâzım-Memed ilişkisi bu araştırmadaki başka bir baba yokluğu türünü temsil eder.

Peyami’nin babası ölmüştür.

Memed’in babası hayattadır.

Fakat siyaset, sürgün, yurttaşlıktan çıkarılma ve coğrafya araya girmiştir.

Bu:

ölmemiş babanın yokluğudur.

Nâzım’ın hasret kavramı bu nedenle yalnız sevgiliye veya memlekete yönelmiş bir duygu değildir. Biyografisinin içine aileden kopuş da yerleşmiştir.

Burada şiir bir iletişim biçimi hâline gelir.

Ama yine de soruyu sormak gerekir:

Kâğıt baba kucağının yerini tutabilir mi?

Belki tutamadığı için şiire ihtiyaç duyulur.

VIII. BABA OĞLUNU KAYBEDERSE

1. Recaizade Mahmut Ekrem – Nijad

Oğul Babaya Yokluğunu Bırakır

Edebî miras denildiğinde zihnimiz yaşayan oğula gider.

Oysa Nijad bize başka bir ihtimali gösterir.

Ölmüş oğul da babasına bir şey bırakabilir.

Hatıra.

Yas.

Şiir.

Sessizlik.

Recaizade’nin hayatının son dönemlerini Nijad’ın ölümünden bağımsız okumak mümkün değildir.

Burada miras artık kültürel sermaye değildir.

Acıdır.

2. Namık Kemal – Ali Ekrem – Cezmi

Üçüncü Kuşakta Trajedi

Namık Kemal’den Ali Ekrem’e uzanan edebî soy, Ali Ekrem’in oğlu Cezmi ile trajik başka bir yöne döner.

Cezmi’nin genç yaşta intiharı babasının hayatında derin bir kırılma yaratır.

Bu nedenle üç kuşak aynı kavramla açıklanamaz.

Namık Kemal → oğluna büyük edebî isim ve çevre.

Ali Ekrem → kendi sanat kişiliğini kurma mücadelesi.

Cezmi → babaya geri dönüşsüz kayıp.

Aile soy ağacı yalnız doğum ve ölüm tarihleriyle çizildiğinde asıl edebiyat tarihi görünmez.

3. Ümit Yaşar Oğuzcan – Vedat Oğuzcan

Ölümü Yazan Babaya Ölümün Cevabı

Ümit Yaşar’ın şiirinde ölüm Vedat’tan önce de vardır. TEİS onun intihar girişimlerini ve ölüm temasının erken dönemdeki varlığını kaydeder.

Bu nedenle Vedat’ın ölümüyle birlikte “Ümit Yaşar ilk kez ölüm üzerine yazmaya başladı” demek yanlıştır.

Doğru soru şudur:

Daha önce yazdığı ölüm, oğlunun ölümünden sonra aynı ölüm müdür?

Cevap büyük ölçüde hayırdır.

Vedat’ın 1973’te Galata Kulesi’nden atlayarak ölmesinden sonra Galata Kulesi, Vedat’ıma Ağıt ve benzeri metinler ortaya çıkar. Şairin ölüm ve acı temasındaki yoğunlaşma akademik ve biyografik kaynaklarda açıkça görülmektedir.

Bunun etrafında oluşmuş meşhur bir anlatı da vardır:

“Baba, intihar öyle edilmez…”

biçimindeki not.

Ancak bu ayrıntı birincil belge düzeyinde kesinleştirilmiş değildir. Bu nedenle ciddi bir akademik metin onu “Vedat’ın avucundan çıkan kesin belge” diye sunmamalıdır.

Doğru ifade:

Türk edebiyatı hafızasında yıllardır aktarılan bir rivayet.

Bu ayrım önemlidir.

Fakat rivayetin kendisinin unutulmaması da anlamlıdır.

Çünkü baba-oğul hikâyesindeki korkunç ironiyi tek cümleye yoğunlaştırmaktadır:

Babanın defalarca yaklaşıp döndüğü ölümden oğul geri dönememiştir.

Bu nedenle Vedat’ın babasına bıraktığı şey yalnız yas değildir.

Ümit Yaşar’ın “ölüm” kelimesinin anlamını değiştirmiştir.

IX. BABA İLE OĞUL ARASINDA EDEBİYAT BAŞKA BİÇİMLERE GİRERSE

1. Vedat Örfi Bengü – Memet Fuat – Nâzım Hikmet

Biyolojik Baba ve Entelektüel Baba

Memet Fuat’ın biyolojik babası Vedat Örfi Bengü’dür. Bengü oyuncu, yönetmen, oyun yazarı, romancı, besteci ve çevirmendir.

Memet Fuat’ın biyografisinde ise dikkat çekici bir ayrıntı vardır: babası, o doğmadan yurtdışına gitmiş ve geri dönmemiştir; anne Piraye daha sonra Nâzım Hikmet’le hayatını birleştirir.

Böylece Memet Fuat’ın hayatında iki ayrı baba biçimi oluşur:

biyolojik baba

ve

entelektüel/üvey baba.

Memet Fuat’ın daha sonra eleştirmen, yayıncı ve edebiyat adamı oluşu, “edebî miras yalnız kanla mı geçer?” sorusunu doğrudan gündeme getirir.

Cevap açıktır:

Hayır.

İnsanın biyolojik soyu ile kültürel soyu her zaman aynı değildir.

2. Mehmed Şakir Paşa – Cevat Şakir Kabaağaçlı

Babanın Ölümü Oğlun Hayatını İkiye Bölerse

Şakir Paşa ailesi başlı başına kültür tarihidir. Cevat Şakir’in kardeş ve yeğenleri arasında uluslararası tanınırlık kazanmış ressam ve seramik sanatçıları bulunmaktadır. TEİS de ailenin bilim ve sanat bakımından son derece güçlü olduğunu vurgular.

Ancak Cevat Şakir ile babası arasındaki ilişki kültürel mirasın ötesinde trajik bir kırılmayla belirlenmiştir.

1914’te baba-oğul arasındaki tartışma sırasında Şakir Paşa Cevat Şakir’in silahından çıkan kurşun sonucu ölür. TEİS olayı kaza olarak aktarır ve Cevat Şakir’in bunun ardından mahkûm edildiğini belirtir.

Niyet meselesinde kaynaklar farklı anlatımlar taşıdığı için kesin psikolojik hüküm kurmamak gerekir.

Fakat sonucu tartışmasızdır:

Babanın ölümü oğlun hayatını parçalamıştır.

Hapis.

Ardından başka kırılmalar.

Sonunda Bodrum.

Ve Halikarnas Balıkçısı.

Burada oğul babasından bir poetika değil,

hayatının geri kalanında taşıdığı bir olay miras almıştır.

X. OĞUL BABANIN HAFIZASINI KORURSA

1. Orhan Kemal – Işık Öğütçü

Işık Öğütçü’nün önemi “babası gibi romancı olup olmadığı”yla ölçülemez.

Onun yaptığı başka bir edebî iştir:

hafızayı korumak.

Orhan Kemal’in eserleri, evi, eşyaları, biyografisi ve kültürel mirası konusunda yıllardır çalışan Işık Öğütçü, babasının Cibali’de yaşadığı evin müzeye dönüştürülmesi gerektiğini de kamusal biçimde savunmuştur.

Dolayısıyla oğul babaya yeni bir roman bırakmaz.

Ama babanın romanlarının gelecek zamana ulaşmasını sağlar.

2. Rıfat Ilgaz – Aydın Ilgaz

Aydın Ilgaz’ın mesleki hayatını değiştiren kararlarından biri babasının yayıncılık dünyasına destek olmaktır. Rıfat Ilgaz’la birlikte Çınar Yayınları’nı kurar ve daha sonra yayınevini sürdürür; babasına ilişkin hatıralarını Sınıf’ın Efsanesinde toplar.

Bu noktada oğul yalnız mirasçı değildir.

Yayıncıdır.

Tanıktır.

Biyografi kaynağıdır.

Babası hakkında konuştuğunda bize yalnız “Rıfat Ilgaz yazardı” demez; onun davranışlarına, çalışma ahlâkına, yazarlık anlayışına ilişkin aile içi tanıklık aktarır.

Böylece baba öldükten sonra bile oğul üzerinden konuşmayı sürdürür.

3. Cemil Meriç – Mahmut Ali Meriç

Oğul Editöre Dönüşürse

Mahmut Ali Meriç babasının pek çok eserini yayına hazırlamıştır.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu katalogları Jurnal, Bu Ülke, Bir Dünyanın Eşiğinde ve diğer eserlerde Mahmut Ali Meriç’in hazırlayıcı rolünü açıkça gösterir.

Bu durumda oğul babasının cümlelerini yazmaz.

Fakat o cümlelerin sonraki kuşaklara hangi metinsel düzen içinde ulaşacağına katkıda bulunur.

Edebiyat tarihinde editörlük çoğu zaman görünmeyen iştir.

Bu aile bize şunu hatırlatır:

Bir yazarın ölüm sonrası hayatının da emekçileri vardır.

4. Vasfi Mahir Kocatürk – Utkan Kocatürk

Oğul Yarım Kalan Edebiyat Tarihini Tamamlarsa

Bu araştırmadaki en güçlü “oğul babanın yarım bıraktığı metni tamamlar” vakalarından biri budur.

Vasfi Mahir Kocatürk yaklaşık on beş yıl boyunca kapsamlı bir Türk edebiyatı tarihi üzerinde çalışır fakat eserini tamamlayamadan ölür.

TDV’nin verdiği bilgi son derece açıktır:

Oğlu Utkan Kocatürk, babasının Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemleri için bıraktığı müsvedde ve notları esas alarak gerekli bağlantı ve küçük ilaveleri yapar ve eseri Türk Edebiyatı Tarihi adıyla yayımlar.

Bu durumda çalışma başlığımız neredeyse kelimesi kelimesine gerçekleşir:

Baba oğula metni bırakır. Oğul babaya tamamlanmış eser bırakır.

5. Ziya Mısırlı – Ertan Mısırlı

Çocuk Babanın Yazılarını Okuyarak Edebiyata Başlarsa

Ertan Mısırlı dosyası küçük fakat son derece değerli bir birincil biyografik ayrıntı sağlamaktadır.

TEİS, onun edebiyata ilgisinin görme engelli babası Ziya Mısırlı’nın yazdıklarını okuyarak başladığını açıkça söyler. Daha sonra Ertan, babasının eserlerinin tashihlerini de yapacaktır.

Burada da yön iki kez değişir.

Önce:

babanın metni → oğlun edebiyatla tanışması.

Sonra:

oğul → babanın metninin düzeltilmesi ve yayımlanması.

Baba oğlunu edebiyata götürür.

Oğul dönüp babanın eserine dokunur.

XI. AYNI BABA, FARKLI OĞULLAR

1. Aziz Nesin – Ali, Ahmet ve Ateş Nesin

Aziz Nesin’in çocuklarının aynı mesleğe yönelmemiş olması, edebî mirası genetik taklit gibi düşünmenin yanlışlığını gösterir.

Ali Nesin matematik ve eğitim alanında;

Ahmet Nesin yazı ve gazetecilikte;

diğer aile üyeleri başka alanlarda kendi yollarını kurarlar.

TEİS, Aziz Nesin’in Ali ve Ahmet’in babası olduğunu biyografik olarak doğrulamaktadır.

Bu nedenle Aziz Nesin’den oğullarına geçen şeyi yalnız:

“mizah yazarlığı”

olarak aramak yanlış olur.

Daha soyut bir miras ihtimali vardır:

eleştirel düşünme,

eğitim,

kurum kurma,

kamusal söz,

sorgulama alışkanlığı.

Miras bazen tür değil, zihinsel tavırdır.

2. Çetin Altan – Ahmet Altan – Mehmet Altan

Aynı şey Altan ailesinde de görülmektedir.

Kamusal yazı ve entelektüel tartışma baba kuşağından oğullara geçer, fakat iki oğul aynı alanda aynı biçimde üretmez.

Ahmet Altan’ın roman, deneme ve gazeteciliğe;

Mehmet Altan’ın akademi, ekonomi ve siyasal düşünceye yönelmesi, aynı aile kültürünün farklı meslek dillerine dönüşebildiğini gösterir.

Baba aynı başlangıç koşullarını verebilir.

Varış noktalarını değil.

3. Mustafa Raşit Bener – Vüs’at O. Bener – Erhan Bener – Yiğit Bener

Soy Ağacı Ağa Dönüşürse

Bener ailesi çalışmanın en güçlü modern aile örneklerinden biridir.

Erhan Bener’in babası Mustafa Raşit Bener bilimsel eğitim almış bir öğretmendir; annesi de Fransızca bilen, Fransız ve Türk edebiyatı okuyan ve piyano çalan kültürlü bir kadındır.

Ailenin bir kolunda Vüs’at O. Bener, diğerinde Erhan Bener vardır.

Sonra Erhan’ın oğlu Yiğit Bener gelir; TEİS onu açık biçimde Erhan Bener’in oğlu, Vüs’at O. Bener’in yeğeni olarak tanımlar.

Üstelik Yiğit’in siyasal ve kişisel tecrübelerinin Erhan Bener’in edebî dünyasına girmesi, burada mirasın yalnız “baba yazardı, oğlu da yazdı” biçiminde çalışmadığını gösterir.

Oğlun hayatı da babanın malzemesine dönüşebilir.

Böylece Bener ailesinde edebiyat yalnız kuşaktan kuşağa ilerlemez.

Aile bireyleri birbirlerinin metinlerine girer.

XII. BABA OĞLUNUN ESERİNDE BİR KARAKTERE DÖNÜŞÜRSE

Gündüz Pamuk – Orhan Pamuk

Orhan Pamuk’un Nobel konuşması bu araştırmanın en güçlü birincil baba-oğul belgelerinden biridir.

Babamın Bavulunda Pamuk, babasının ölümünden iki yıl önce yazıları ve defterleriyle dolu küçük bir bavulu kendisine bıraktığını anlatır. Babasının gençliğinde şair olmak istediğini, Valéry çevirdiğini, büyük bir kitaplığa sahip olduğunu; dünya yazarlarından konuşan bir babanın kendi yazarlığında payı bulunduğunu açıkça söyler.

Fakat konuşmanın asıl çarpıcı tarafı bundan daha kişiseldir.

Orhan Pamuk babasının yazılarını okumaktan korkar.

Neden?

Çünkü babasının iyi bir yazar çıkma ihtimali onu huzursuz etmektedir.

Bu olağanüstü bir baba-oğul tersine çevirmesidir.

Çocuk artık babanın gölgesinde kalan oğul değildir.

Dünyaca tanınmış yazardır.

Ve bu kez babanın yazarlık ihtimali oğulun kimliğini tehdit etmektedir.

Pamuk ayrıca yazarlığa karar verdiğinde babasının buna karşı çıkmadığını, ilk romanı Cevdet Bey ve Oğulları müsveddesini babasına verdiğini ve babasının onu büyük bir coşkuyla desteklediğini anlatır.

Böylece bavul nesnesi çift yönlü bir mirasa dönüşür:

Genç Orhan → ilk romanını babaya verir.

Yaşlı baba → yazılarını oğula bırakır.

Sonra oğul Nobel kürsüsünde babasını yeniden yazar.

Bu durumda:

Gündüz Pamuk Orhan Pamuk’un edebî eseri değildir; fakat Orhan Pamuk’un “baba”sı, onun en önemli edebiyat konuşmalarından birinin merkezî figürüdür.

XIII. BABA-OĞUL İLİŞKİSİNİN BAŞKA BİÇİMLERİ

1. Nafi Atuf Kansu – Ceyhun Atuf Kansu

Eğitimden Şiire Cumhuriyet Mirası

Ceyhun Atuf Kansu’nun babası Nafi Atuf Kansu eğitimci ve siyasetçidir; eğitim tarihi üzerine eserleri vardır. Ceyhun küçük yaşta annesini kaybedince Millî Mücadele yıllarında Ankara’da bulunan babasının yanına gönderilir.

Ceyhun’un sonraki eserlerinde Cumhuriyet, eğitim, bağımsızlık, Atatürk, çocuk ve toplumsal sorumluluk temalarının merkezî hâle gelmesi, babanın eğitimci Cumhuriyetçiliğiyle birlikte düşünülmeye değerdir. TEİS de Ceyhun’un şiir ve düzyazılarında bu kavramların ana temalar olduğunu belirtmektedir.

Burada yine kesin “babasından aldı” formülüne düşmemeliyiz.

Fakat aynı evde:

eğitim tarihçisi baba,

çocuk hekimi oğul,

Cumhuriyet düşüncesi,

eğitim,

çocuk

ve kamusal sorumluluğun kesişmesi tesadüf denilip geçilecek kadar zayıf değildir.

2. Ceyhun Atuf Kansu – Işık Kansu

Şiirin Ardından Tanıklık

Işık Kansu gazetecidir.

Bu nedenle babanın şiirini aynen devam ettirmez.

Fakat babasının hayatı ve şiirlerinin ortaya çıktığı şartlar konusunda önemli aile tanıklıkları aktarır. Ceyhun Atuf’un doktorluk tecrübesinin şiire nasıl dönüştüğüne ilişkin oğul anlatıları, eserlerin biyografik zeminini görünür kılar. Ceyhun Atuf Kansu’nun Işık Kansu’nun babası olduğu da biyografik kaynaklarda açıkça kaydedilmektedir.

Yine aynı model:

oğul ikinci şair olmak zorunda değildir; babanın şiirinin tanığı olabilir.

3. Aydın Boysan – Burak Boysan

İki Neslin Aynı Şehri Yazması

Aydın Boysan’la oğlu Burak Boysan’ın ilişkisi bu araştırmanın “ortak tema” açısından ilginç örneklerinden biridir.

İkisi de mimarlık ve İstanbul üzerine düşünür.

Üstelik bu ilişki yalnız biyografik değildir; İki Nesil Bir Şehir aynı İstanbul’un iki kuşak tarafından okunmasını yan yana getirir. Kitabın yapısı Aydın Boysan’ın hatırladığı İstanbul’la Burak Boysan’ın değişen şehir üzerine değerlendirmelerini bir araya getirir.

Burada baba ve oğul aynı şehre bakar.

Ama aynı İstanbul’u görmez.

Dolayısıyla miras:

mekânın kendisidir.

4. Ziya Mısırlı – Ertan Mısırlı

Bu hattın doğrudan aktarımı daha önce gösterildiği için yalnız şu noktanın altı çizilmelidir: Ziya Mısırlı’nın oğlu Ertan’ın da şair olduğu TEİS tarafından doğrulanmakta; oğlun edebiyata babasının yazılarını okuyarak başlaması ise biyografik aktarımı somutlaştırmaktadır.

5. Salih Saim Bey – Ali Rıdvan Unar

Şiir Çocuklukta Başlarsa

Ali Rıdvan Unar dosyasında da doğrudan aile etkisine ilişkin bir veri vardır.

TEİS, babası Salih Saim Bey’in de şair olduğunu ve Ali Rıdvan’ın küçük yaşlardan itibaren şiirle ilgilenmeye başladığını belirtmektedir. İlkokul döneminde kompozisyonlarını bile aruzla manzum biçimde yazması, şiirin aile çevresinde olağandışı bir faaliyet olarak görülmediğini düşündürür.

Bu küçük örnek önemlidir.

Çünkü edebî aile kavramının yalnız İstanbul’un birkaç meşhur hanedanına özgü olmadığını gösterir.

XIV. BABA ÖLDÜKTEN SONRA OĞUL BABASINI YAZARSA

Keçecizade Mehmed Salih Efendi – Keçecizade İzzet Molla

Bu aile, başlangıç listemizde yoktu; araştırma onu listeye dâhil etmemizi zorunlu kıldı.

İzzet Molla, babası Sâlih Efendi’yi yalnız hatırlamamıştır.

Babasının biyografisini yazmıştır.

TDV, İzzet Molla’nın Devhatü’l-mehâmid fî tercemeti’l-vâlid adlı eserinde aile tarihini ve babasını anlattığını açıkça kaydeder.

Üstelik İzzet Molla babasını yaklaşık on üç yaşında kaybetmiştir. Babasının ölümüne tarih düşürmüş, daha sonra onun hayatını metne dönüştürmüştür.

Burada Elvan Çelebi–Âşık Paşa ilişkisine benzeyen çok eski bir yapı yeniden karşımıza çıkar:

Baba oğluna hayat verir. Oğul babaya biyografi verir.

Bu yüzden Keçecizade dosyasının araştırmaya sonradan eklenmesi, çalışmanın yönteminin doğru işlediğinin de kanıtıdır. Başlangıçtaki liste kutsal değildir; araştırma daha güçlü vakayı bulduğunda liste değişmelidir.

XV. EDEBÎ MİRASIN SINIRLARI

Her Baba-Oğul İlişkisi Aynı Şey Değildir

Araştırmanın bütün dosyaları eşit derecede “edebî etki” göstermemektedir.

Örneğin bazı ailelerde akrabalık kesindir fakat babadan oğula belirli bir poetikanın geçtiğini gösterecek yeterli birincil belge bulunmamaktadır. Böyle durumlarda yalnız “baba da yazardı, oğul da yazdı” demek mümkündür; bunun ötesine geçildiğinde yorum spekülasyona dönüşür.

Bu nedenle Sabahattin Batur–Enis Batur veya Hilmi Yavuz–Ali Hikmet Yavuz gibi başlangıçta listeye alınmış bazı modern hatların, özel arşiv, söyleşi veya aile tanıklıklarıyla daha ileri araştırılması gerekir. Bu makalede bu tür dosyalar ana tezin taşıyıcı kanıtları yapılmamıştır.

Bu bir eksiklik itirafından çok metodolojik sınırdır.

Tez ciddiyeti, her soruya cevap vermek değildir. Hangi sorunun henüz cevabı olmadığını bilmektir.

XVI. 39 DOSYANIN ORTAKLAŞTIĞI YEDİ MİRAS BİÇİMİ

Bütün vakalar yan yana geldiğinde baba-oğul ilişkilerinin tek bir modele indirgenemediği görülür.

Mevlânâ–Sultan Veled, Âşık Paşa–Elvan Çelebi, Nev’î–Atâî ve Mûr Ali–Gulâmî–Fazlullah Moral hatlarında doğrudan kültürel ve edebî aktarım güçlüdür.

Hayrullah Efendi–Hâmid, Sâmi Paşa–Sezai, Said Paşa ailesi, Mahmud Celaleddin–Hisar ve Mehmed Fahri–Halit Fahri vakalarında baba daha çok kültürel çevre ve başlangıç imkânı yaratır.

Sâmih Rifat–Oktay Rifat ve Hasan Âli–Can Yücel’de oğul babanın dünyasını birebir devam ettirmek yerine onu dönüştürür veya ondan estetik olarak uzaklaşır.

Fikret–Halûk’ta oğul babanın ideolojik ve şiirsel projesine dönüşür.

İsmail Safa–Peyami ve Nâzım–Memed’de babanın yokluğu, biri ölüm biri tarih ve sürgün nedeniyle, ilişkinin temel unsurudur.

Recaizade–Nijad, Ali Ekrem–Cezmi ve Ümit Yaşar–Vedat’ta oğul kaybı babanın edebiyatını ve hayatını değiştirir.

Orhan Kemal–Işık Öğütçü, Rıfat Ilgaz–Aydın Ilgaz, Cemil Meriç–Mahmut Ali Meriç, Vasfi Mahir–Utkan Kocatürk ve Ziya–Ertan Mısırlı’da oğul babayı ölümünden sonra geleceğe taşır.

Bu nedenle “edebî miras” kelimesinin kendisi yeniden tanımlanmalıdır.

Miras yalnız:

şiir,

roman,

üslup

veya yetenek değildir.

Bazen bir kitaplıktır.

Bazen bir tiyatro koltuğu.

Bazen sürgünden gönderilmiş ders mektubu.

Bazen babanın yarım kalmış müsveddesi.

Bazen oğlun sakladığı bir defter.

Bazen bir bavul.

Bazen de bir mezarın başında kalan baba.

XVII. BABA BİR KÜTÜPHANE MİDİR?

Bu araştırmanın belki de en temel sonucu ailede edebiyatın “normalleşmesi” meselesidir.

Yazar olmayan bir ailenin çocuğu için yazarlık uzak bir hayat biçimi olabilir.

Fakat kitabın evin doğal eşyası olduğu bir çocuk için durum farklıdır.

Çocuk babasını yazarken görür.

Matbaadan bahsedildiğini duyar.

Bir şiirin neden değiştirildiğine tanık olur.

Babaya gelen edebiyatçıları görür.

Bir müsveddenin kitaba dönüşmesini izler.

Belki de edebî ailelerin en büyük avantajı “yeteneğin genetik aktarımı” değildir.

Daha temel bir şeydir:

Çocuk çok erken yaşta “İnsan gerçekten yazar olabilir.” bilgisini edinir.

Fakat bunun bir bedeli vardır.

Aynı çocuk şunu da öğrenebilir:

“Ne yazarsam yazayım babamla karşılaştırılacağım.”

Bu nedenle baba aynı anda:

kütüphane ve gölge olabilir.

XVIII. BABANIN GÖLGESİNDEN ÇIKMAK İHANET DEĞİLDİR

Oktay Rifat Sâmih Rifat gibi yazsaydı bugün bildiğimiz Oktay Rifat olur muydu?

Can Yücel babasının resmî ve kurumsal kültür dilini şiirinde aynen sürdürseydi Can Yücel olur muydu?

Muhtemelen hayır.

Dolayısıyla başarılı edebî aktarımın ölçüsü benzerlik değildir.

Bazen gerçek miras:

babanın verdiği imkânla babadan farklı olabilme cesaretidir.

Baba oğluna kendi cümlesini bırakmaz.

Cümle kurabileceği dili bırakır.

Oğulun görevi babanın cümlesini tekrarlamak değildir.

Kendi cümlesini bulmaktır.

XIX. OĞUL DA BABASINI BİÇİMLENDİRİR

Baba etkisi hakkında konuşmaya alışığız.

Oğul etkisi daha az tartışılır.

Oysa bu araştırmadaki vakalar soruyu tersine çevirmeyi zorunlu kılıyor.

Sultan Veled olmasaydı Mevlânâ’nın çevresi hakkındaki bilgilerimizin bir bölümü bugün elimizde olur muydu?

Elvan Çelebi olmasaydı Âşık Paşa biyografisinin büyük bölümü nasıl kurulurdu?

Nijad’ın ölümü olmasaydı Recaizade’nin son dönemindeki yas aynı biçimde oluşur muydu?

Halûk olmasaydı Fikret geleceğin insanını aynı şiirsel figür üzerinden kurabilir miydi?

Vedat’ın ölümü olmasaydı Ümit Yaşar’ın ölüm kelimesi aynı ağırlığı taşır mıydı?

Mahmut Ali Meriç olmasaydı Cemil Meriç’in bazı eserlerinin ölüm sonrası metinsel serüveni aynı olur muydu?

Utkan Kocatürk olmasaydı Vasfi Mahir’in yarım kalmış edebiyat tarihi aynı biçimde yayımlanabilir miydi?

Ve Gündüz Pamuk’un bavulu olmasaydı Orhan Pamuk’un Nobel konuşması bugün bildiğimiz metin olur muydu?

Cevap açık değildir.

Ama soruların kendisi tezimizin yönünü değiştirir.

Oğul yalnız babanın biyografisindeki bir kişi değildir.

Bazen babanın metninin oluşum şartıdır.

SONUÇ

Babadan Oğula, Oğuldan Babaya

Bu araştırmaya başlarken mesele çok daha basit görünüyordu.

Türk edebiyatındaki edebiyatçı babaları ve oğulları bulacaktık.

Araştırma ilerledikçe böyle bir listenin aslında pek bir şey söylemediğini gördük.

“Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled de şairdi.”

Doğru.

Ama asıl önemli olan bu değildir.

Sultan Veled babasının tarihini yazdı.

“Hayrullah Efendi Abdülhak Hâmid’in babasıydı.”

Doğru.

Ama asıl önemli olan bu değildir.

Hayrullah Efendi Hâmid doğmadan önce tiyatro denemiş; oğlunu tiyatroya götürmüş; Paris sahneleriyle ilgilenmiş; dramatik eser çevirmiştir. Oğlu daha sonra Türk edebiyatının en büyük dramatik üretimlerinden birini meydana getirmiş ve babasının unutulmuş tiyatro müsveddesini korumuştur.

“İsmail Safa Peyami Safa’nın babasıydı.”

Doğru.

Ama asıl mesele babanın neredeyse hiç var olamayışıdır.

Peyami bir edebiyat ailesinin çocuğudur.

Fakat o aileden kendisine ulaşan en güçlü şeylerden biri belki de baba boşluğudur.

“Tevfik Fikret’in oğlu Halûk’tu.”

Doğru.

Ama Fikret gerçek oğlundan bir şiirsel gelecek projesi çıkarmıştır.

Sonra gerçek oğul şiirsel oğulun dışına çıkmıştır.

“Recaizade’nin oğulları Nijad ve Ercüment’ti.”

Doğru.

Ama biri babanın sevgisinin merkezi ve ölümünden sonra yasının kaynağı, diğeri ise yıllar sonra o babalığı bize anlatacak aile hafızası olmuştur.

“Ümit Yaşar’ın oğlu Vedat öldü.”

Doğru.

Ama ölüm üzerine zaten yazan bir şairin ölüm kelimesi, oğlunun ölümünden sonra başka bir kelimeye dönüşmüştür.

“Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü’dür.”

Doğru.

Ama oğul babasına yeni roman değil, gelecek zaman bırakmıştır.

“Vasfi Mahir’in oğlu Utkan’dır.”

Doğru.

Ama oğul babasının yarım bıraktığı edebiyat tarihinin başına oturmuş ve onu yayımlamıştır.

“Gündüz Pamuk Orhan Pamuk’un babasıdır.”

Doğru.

Ama yaşlı baba yazılarıyla dolu bavulu oğlunun çalışma odasına bıraktığında, yıllar sonra Nobel kürsüsünde dünya edebiyatının en güçlü baba-oğul metinlerinden birinin doğacağını bilmiyordu.

Bütün bu örnekler sonunda bizi başlangıç sorusuna geri götürüyor.

Bir baba oğluna ne bırakır?

Soyadını.

Bazen.

Kitaplığını.

Bazen.

Bir şiir geleneğini.

Bir tiyatro merakını.

Bir siyasî tavrı.

Bir çalışma ahlâkını.

Bir kültür çevresini.

Bir gölgeyi.

Bir yarım kalmış müsveddeyi.

Ya da yalnızca yokluğunu.

Peki oğul babaya ne bırakır?

Bir devam.

Bir başkaldırı.

Bir biyografi.

Bir yayınevi.

Bir müze.

Bir tashih.

Bir tamamlanmış kitap.

Bir Nobel konuşması.

Bir hatıra.

Ya da babanın hayatının sonuna kadar taşıyacağı bir acı.

Bu nedenle edebî mirasın yönünü gösteren ok tek taraflı çizilemez:

Baba → Oğul

yeterli değildir.

Yanına mutlaka ikinci oku koymak gerekir:

Oğul → Baba

Çünkü edebiyat, biyolojik soyun kültürel tekrarı değildir.

Bazen baba oğlunu yazmaktadır.

Bazen oğul babasını.

Bazen ikisi aynı metnin iki ayrı zamanında birbirlerini tamamlar.

Ve araştırmanın sonunda geriye tek bir cümle bırakmak gerekirse:

Edebiyatta miras, babadan oğula geçen şey değildir yalnızca. Bazen oğul da babasını yeniden yazar.

AKADEMİK DAYANAK

Kaynakça

BİRİNCİL KAYNAKLAR

  • Elvan Çelebi. Menâkıbu’l-Kudsiyye fî Menâsıbi’l-Ünsiyye. Haz. İsmail E. Erünsal ve Ahmet Yaşar Ocak. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
  • Fikret, Tevfik. Halûk’un Defteri. İstanbul.
  • Hayrullah Efendi. Hikâye-i İbrahim Paşa be-İbrahim-i Gülşenî.
  • İzzet Molla, Keçecizade. Devhatü’l-Mehâmid fî Tercemeti’l-Vâlid.
  • Oğuzcan, Ümit Yaşar. Bütün Şiirleri. İstanbul: Özgür Yayınları.
  • Pamuk, Orhan. “Babamın Bavulu.” Nobel Edebiyat Ödülü Konuşması, 7 Aralık 2006. Nobel Prize.
  • Recaizade Mahmut Ekrem. Nijad Ekrem ve Tefekkür.
  • Safa, Peyami. Bir Akşamdı. İstanbul: Ötüken Neşriyat.
  • Safa, Peyami. Bir Tereddüdün Romanı. İstanbul: Ötüken Neşriyat.
  • Safa, Peyami. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. İstanbul: Ötüken Neşriyat.
  • Safa, Peyami. Matmazel Noraliya’nın Koltuğu. İstanbul: Ötüken Neşriyat.
  • Safa, Peyami. Yalnızız. İstanbul: Ötüken Neşriyat.
  • Sultan Veled. İbtidânâme. Çev. Abdülbaki Gölpınarlı. Ankara, 1976.
  • Tarhan, Abdülhak Hâmid. Abdülhak Hâmid’in Hatıraları.
  • Talu, Ercüment Ekrem. Geçmiş Zaman Olur ki… ve Recaizade Mahmut Ekrem, Nijad ve aile hayatına ilişkin hatıra yazıları.

ARAŞTIRMA VE İNCELEME ESERLERİ

  • Aktaş, Şerif. Recaizade Mahmut Ekrem. Ankara: Akçağ Yayınları.
  • And, Metin. Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Bourdieu, Pierre. “The Forms of Capital.” Handbook of Theory and Research for the Sociology of Education. Ed. John G. Richardson. 241–258. New York: Greenwood Press, 1986.
  • Gölpınarlı, Abdülbaki. Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik. İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
  • Kerman, Zeynep. Samipaşazade Sezai’nin Hikâye-Hâtıra-Mektup ve Edebî Makaleleri. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.
  • Ocak, Ahmet Yaşar. Babailer İsyanı: Aleviliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslâm-Türk Heterodoksisinin Teşekkülü. İstanbul: Dergâh Yayınları.
  • Parlatır, İsmail. Recaizade Mahmut Ekrem. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları.
  • Sazyek, Hakan. Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Garip Hareketi. Ankara: Akçağ Yayınları.
  • Tanpınar, Ahmet Hamdi. XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Dergâh Yayınları.

AKADEMİK MAKALELER

  • Buttanrı, Müzeyyen. “Peyami Safa’nın Romanlarında Anne ve Babalar.” Erdem 62 (2012): 27–40. https://doi.org/10.32704/erdem.2012.62.027.
  • Sayım, Bahar. “Yeni Türk Edebiyatında Ölüm Acısını Yaşayanlar.” Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi 3/1 (2020): 34–54.
  • Şen, Can. “Hayrullah Efendi’nin Hikâye-i İbrahim Paşa be-İbrahim-i Gülşenî Piyesinde Macbeth Etkisi.” BAYÜ Sosyal Bilimler Dergisi 9/17 (2026): 46–53.
  • Yıldırım, Yüksel. “Osmanlı Devleti’nde 6 Yıl Devam Eden Uzaktan Eğitimden Bir Kesit: Ebüzziya Tevfik Bey’den Oğlu Velid’e Edebiyat Dersleri.” Vakanüvis – Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi 6/1 (2021).

TDV İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ

  • Akün, Ömer Faruk. “Hayrullah Efendi.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Ârif Çelebi.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Cemil Meriç.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Elvan Çelebi.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Hisar, Abdülhak Şinasi.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “İsmail Safa.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “İzzet Molla, Keçecizade.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Kocatürk, Vasfi Mahir.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Murad III.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Safa, Peyami.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Said Paşa, Diyarbekirli.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Samipaşazade Sezai.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Sâmih Rifat.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Sultan Veled.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Süleyman Nazif.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
  • “Tevfik Fikret.” TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.

TÜRK EDEBİYATI İSİMLER SÖZLÜĞÜ (TEİS)

  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Ali Rıdvan Unar.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Âşık Paşa.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Can Yücel.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı).” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Ceyhun Atuf Kansu.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Çiğdem Talu.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Ercüment Ekrem Talu.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Erhan Bener.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Ertan Mısırlı.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Fazlullah Moral.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Gulâmî.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Halit Fahri Ozansoy.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Memet Fuat.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Nev‘îzâde Atâî.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Oktay Rifat.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Samipaşazade Sezai.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Ümit Yaşar Oğuzcan.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Vedat Örfi Bengü.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Yiğit Bener.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Ziya Mısırlı.” Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü.

TÜRK EDEBİYATI ESERLER SÖZLÜĞÜ (TEES)

  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Hikâye-i İbrahim Paşa be-İbrahim-i Gülşenî.” Türk Edebiyatı Eserler Sözlüğü.
  • Ahmet Yesevi Üniversitesi. “Letâif-nâme.” Türk Edebiyatı Eserler Sözlüğü.

KURUMSAL ARŞİVLER VE DİJİTAL AKADEMİK KAYNAKLAR

  • Atatürk Ansiklopedisi. “Ceyhun Atuf Kansu (1919–1978).” Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu.
  • Kültür ve Turizm Bakanlığı. “Abdülhak Şinasi Hisar.”
  • Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı. “Nâzım Hikmet Kronolojisi.”
  • Nobel Prize. Pamuk, Orhan. “My Father’s Suitcase / Babamın Bavulu.” Nobel Lecture. 7 Aralık 2006.
  • Orhan Kemal Müzesi. Orhan Kemal’in hayatı, eserleri ve Işık Öğütçü’nün arşiv çalışmalarına ilişkin kurumsal materyaller.
  • Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi. Cemil Meriç’in Mahmut Ali Meriç tarafından yayına hazırlanmış eserlerine ilişkin bibliyografik katalog kayıtları.

ÇALIŞMADA YARARLANILAN TEMEL EDEBÎ ESERLER

  • Fikret, Tevfik. Halûk’un Defteri.
  • Hâmid Tarhan, Abdülhak. Eşber.
  • Hâmid Tarhan, Abdülhak. Nesteren.
  • Hâmid Tarhan, Abdülhak. Sardanapal.
  • Hâmid Tarhan, Abdülhak. Tarık.
  • Hâmid Tarhan, Abdülhak. Tezer.
  • Oğuzcan, Ümit Yaşar. “Galata Kulesi.”
  • Oğuzcan, Ümit Yaşar. “Vedat’ıma Ağıt.”
  • Pamuk, Orhan. Cevdet Bey ve Oğulları.
  • Recaizade Mahmut Ekrem. Nijad Ekrem ve Tefekkür.
  • Safa, Peyami. Bir Akşamdı.
  • Safa, Peyami. Bir Tereddüdün Romanı.
  • Safa, Peyami. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu.
  • Safa, Peyami. Matmazel Noraliya’nın Koltuğu.
  • Safa, Peyami. Yalnızız.

MAKALEYİ BEĞENDİNİZ Mİ?

—toplam beğeni
Her cihazdan yalnızca bir beğeni sayılır.

PAYLAŞ

X
Instagram ve TikTok düğmeleri; başlık, yazar ve kısa öz içeren dikey paylaşım görseli oluşturur.

YAZAR

Faruk YAŞATürk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni · Edebiyat Atlası® kurucusu

Faruk YAŞA’nın diğer edebiyat ve düşünce incelemelerini okuyun.

Tüm makalelere dön