Araştırmanın 44 bölümlük içindekiler haritasını aç
Giriş
Suyun Hatırladığı
Başlangıçta su vardı. Bu cümle yalnız şiirsel bir başlangıç değildir. XIX. yüzyılda Wilhelm Radloff ile Vasiliy İvanoviç Verbitskiy’nin Altay sahasından kaydettikleri yaratılış anlatılarının ikisi de düzenli dünyanın kurulmasından önce uçsuz bucaksız suyu tasvir eder. Bundan sonra anlatılar birbirinden ayrılır; yaratıcı figürlerin adları, dünyanın meydana geliş biçimi, insanın doğuşu ve kötülüğün kozmosa girişi değişir. Fakat ikisinin de ulaşabildiğimiz en gerisinde aynı görüntü bulunmaktadır:
Su. Bu durum yalnız Altay sahasına mahsus değildir. Sümer kozmogonilerinde ilksel su ve Namma/Nammu vardır. Daha sonraki Babil mitolojisinde Apsû ve Tiāmat vardır. Mısır’da Nun vardır. Tekvin’de düzenlenmemiş dünyanın suları vardır. Kur’an’da göklerle yerin yaratılmasından söz edilirken Arş’ın su üzerinde bulunduğu bildirilir; başka bir ayette canlı olan her şeyin sudan meydana getirildiği ifade edilir. Yunan düşüncesinin ilk filozoflarından Thales ise varlığın ilk ilkesi olarak suyu kabul eder. Aristoteles, Thales’in görüşünü aktarırken daha eski teogonilerde Okeanos ile Tethys’in oluşumun ebeveynleri kabul edildiğini de özellikle hatırlatır.
Bütün bunların aynı hikâyenin farklı parçaları olduğunu söylemek kolaydır. Kanıtlamak ise çok daha zordur. Bu çalışmanın amacı birbirine benzeyen her tanrıyı aynı tanrı, her adı aynı etnonim, her geometrik işareti aynı alfabe, her kurganı aynı halk ve her yaratılış anlatısını aynı metin ilan etmek değildir. Fakat ters yöndeki kolaycılık da aynı ölçüde sorunludur. Bugünkü dil, millet ve din sınırlarını tarihin başlangıcından beri var olan değişmez duvarlar kabul ederek olası ilişkileri daha araştırmaya başlamadan reddetmek de tarihsel gerçekliği basitleştirir.
Çünkü geçmiş bize çoğu zaman kendi adıyla ulaşmaz. Bir halkın adını düşmanı yazar. Bir hükümdarın adı Çinli tarihçinin ses sistemine göre kaydedilir. Bir bozkır kavminin adı Persçe bir kitabe veya Grekçe bir tarih içinde karşımıza çıkar. Bir tanrı adı onu konuşan toplumdan çok daha sonra başka alfabe aracılığıyla yazıya geçirilmiş olabilir. Bir yazı sistemi bütün ünlüleri göstermez. Bir modern transkripsiyon okuyucuya orijinal dilde bulunmayan ses sınırları varmış hissi verebilir.
Bu nedenle çalışmanın başlangıç ilkesi şudur: Bir adın kaydedildiği dil, o adın zorunlu olarak doğduğu dil değildir. Aynı yöntem maddi kültür için de geçerlidir. Hakkâri’deki antropomorf bir taş ile Orta Asya’daki tarihî bir taş baba birbirine benzeyebilir. Bu benzerlik onların aynı halk tarafından yapıldığını tek başına kanıtlamaz. Ancak tarih, ikonografi ve coğrafya üzerinden karşılaştırılmaları tamamen meşru bir araştırmadır.
Göbeklitepe’deki geometrik işaret ile tarihî bir Türk tamgası aynı biçime benzeyebilir. Bu, Göbeklitepe insanlarının Türk olduğu anlamına gelmez. Fakat benzer morfolojilerin aradaki binyıllarda nerelerde ve hangi bağlamlarda göründüğünü araştırmak gerekir. Bu çalışmanın yöntemi bu nedenle: benzerlik → hüküm değil, benzerlik → soru → kronoloji → temas → karşı kanıt → hüküm şeklindedir.
I. Tek Bir “Türk Yaratılış Destanı” Yoktur
Bugün “Türk Yaratılış Destanı” başlığı altında anlatılan metinlerin büyük bir bölümü Radloff ile Verbitskiy’nin farklı derlemelerindeki motifleri tek bir anlatıya dönüştürmektedir. Bu, üzerinde fazla durulmayan fakat son derece önemli bir kaynak eleştirisi problemidir. Radloff’un Proben der Volkslitteratur der türkischen Stämme Süd-Sibiriens dizisinin birinci cildi 1866’da yayımlanmıştır. Verbitskiy’nin Алтайские инородцы adlı etnografik çalışması ise 1893 tarihlidir. İki metin aynı Altay mitolojik çevresinden malzeme taşımakla birlikte birbirlerinin aynısı değildir.
Modern karşılaştırmalı çalışma bunu açıkça göstermektedir. Örneğin Ak Ene/Ak Ana, Verbitskiy varyantında vardır; Radloff varyantında yoktur. Buna karşılık Törüngey–Eje, yasak meyve, yılan ve insanın düşüşü gibi ayrıntılı antropogonik bölüm Radloff varyantında yer alırken Verbitskiy’de bulunmamaktadır. Dolayısıyla: “Türk yaratılış destanında Ak Ana sudan çıktı…” demek yerine: “Verbitskiy’nin kaydettiği Altay yaratılış varyantında Ak Ene sudan belirir…”
demek gerekir. Bu küçük görünen ayrım araştırmanın bütün yönünü değiştirir. Çünkü farklı tarihî tabakaları tek anlatı halinde birleştirirsek hangi motifin hangi kayıt geleneğine ait olduğunu kaybederiz.
II. Radloff Varyantının Başlangıcı: Su, Tanrı ve “Kişi”
Radloff varyantında önce su vardır. Sonra Tanrı ve yanında Kişi. Abdülkadir İnan üzerinden aktarılan Radloff anlatısının meşhur başlangıcında “evvelce ancak su” olduğu, yerin, göğün, ayın ve güneşin henüz bulunmadığı anlatılır. Tanrı ile Kişi su üzerinde hareket etmektedir. Kişi Tanrı’dan üstün olduğunu düşünür, suya dalar, boğulma tehlikesi geçirir ve yardım ister. Ardından Tanrı ona suyun dibinden toprak getirmesini buyurur; getirilen topraktan yer meydana gelir. Radloff’a dayanan akademik aktarımlarda bu sıra açık biçimde korunmuştur.
Bu anlatıda ilk dikkati çekmesi gereken isim: Kişidir. Modern Türkçede kişi “insan” demektir. Fakat anlatıda Kişi’yi doğrudan “ilk insan” saymak problem yaratır. Çünkü metin ilerledikçe Kişi’nin Tanrı’ya rakip olma arzusuyla hareket ettiği, daha sonra Erlik kimliğine bağlandığı görülür. Dolayısıyla: Kişi ≠ Törüngey. Kişi kozmogonik başlangıca ait, insan ile ilahî/demonik varlık arasında duran olağanüstü bir figürdür. Törüngey ise çok daha sonraki bir antropogonik aşamanın kişisidir.
Bu ayrım kritik önemdedir. Çünkü biraz sonra ortaya çıkacak dokuz dallı ağaç, insanlar ve Törüngey–Eje bölümü bize “ilk insan” kavramının Radloff anlatısında hiç de Tekvin’deki kadar basit olmadığını gösterecektir.
III. Dokuz Dallı Ağaç: Törüngey ile Eje’den Önce Kimler Vardı?
Radloff varyantının en önemli fakat popüler özetlerde çoğu zaman gözden kaçan cümlesi insan topluluklarının oluşumuyla ilgilidir. Radloff anlatısını aktaran akademik bir çalışmada Tanrı’nın dalsız ağacı gördüğü ve: “Dokuz dalın kökünden dokuz kişi türesin…” dediği aktarılır. Bunu dokuz ulusun oluşması izler. Yani kozmogonik sırada: ağaç → dokuz dal → dokuz kişi → dokuz ulus vardır. Bu nokta son derece önemlidir. Çünkü daha sonra Erlik bu insanları görür.
Onların ağacın bazı tarafındaki meyveleri yediklerini fakat yasaklanan dallara dokunmadıklarını fark eder. Ardından yılanı kandırır. Yılan yasak meyveden yer. Sonra Törüngey ve Eje sahneye çıkar. Modern karşılaştırmalı çalışma da bu sırayı açıkça korumaktadır: Erlik geldiğinde insanlar ve bazı hayvanlar zaten Tanrı’nın “ulusu” içinde bulunmaktadır; daha sonra Törüngey ve Eje yasak meyve olayının merkezine yerleşir. Bu durumda çok ciddi bir soru doğar:
Törüngey ve Eje gerçekten biyolojik anlamdaki ilk iki insan mıdır? Çünkü onların yasak meyve olayından önce dokuz daldan türeyen kişiler ve “ulus” vardır. Bu ayrıntı önemlidir. Eğer metnin sıralamasını ciddiye alırsak Törüngey–Eje çiftinin görevi yalnız “ilk erkek ve kadın olmak” değildir. Onlar başka bir şeyi temsil ediyor olabilir: insan soyunun yeni bir safhasını, ölümün ve doğumun tabiî yolla sürdüğü insanlık çağının başlangıcını.
Bu yorum, anlatının cezalandırma bölümündeki önemli bir ayrıntıyla daha da anlam kazanır. Tanrı Törüngey’e bundan sonra insanları kendisinin yaratmayacağını ve insanların Törüngey’den türeyeceğini söyler. Radloff varyantının yaygın aktarımında hüküm açıkça şöyle kurulmuştur: “Bundan sonra ben, insan yaratmayacağım. Artık, insanlar senden türeyecek.” Buradaki “bundan sonra” kelimesi kritik önemdedir. Çünkü Tanrı daha önce insan yaratmaktadır.
Törüngey ve Eje’den sonra ise insanın çoğalması yaratma fiilinden üreme fiiline geçer. Bu durumda anlatının antropolojik yapısı şöyle okunabilir: Tanrı’nın doğrudan yarattığı insanlar → Törüngey/Eje → biyolojik üreme yoluyla devam eden insanlık. Bu, Âdem–Havva anlatısıyla yakınlık taşıdığı kadar ondan ayrılan son derece önemli bir noktadır.
IV. Yasak Ağaç: İlk Günah mı, İkinci Yaratılış mı?
Radloff anlatısında Erlik, insanlara yasak meyveyi yedirmeye çalışır. Yılan burada bekçi iken baştan çıkarılan aracıya dönüşür. Törüngey meyveyi yemeyi reddeder. Eje yer. Daha sonra meyvenin suyunu Törüngey’in ağzına sürer. Bunun ardından ikisinin vücutlarındaki tüyler dökülür ve çıplaklıklarının farkına varırlar. Utanarak ağaçların ardına saklanırlar. Modern karşılaştırmalı çalışma bu ayrıntıları Radloff varyantı olarak açık biçimde verir.
Bu bölümün Tekvin 3 ile yakınlığı açıktır: yasak meyve, yılan, kadının önce yemesi, erkeğin de yemesi, çıplaklığın fark edilmesi, utanma, ceza, doğum sancısı, ölümlülük. Bu nedenle Radloff’un XIX. yüzyılda kaydettiği şeklin tamamını “hiç dış etki taşımayan binlerce yıllık saf Türk miti” kabul etmek metodolojik açıdan savunulamaz. Altay sahası İranî, Budist, Maniheist, Hristiyan ve daha sonra İslâmî geleneklerle uzun süre temas halinde olmuştur. XIX. yüzyıldaki Rus Ortodoks misyon faaliyetleri de buna eklenmiştir.
Fakat buradan başka bir kolay sonuç da çıkarılmamalıdır: “Bütün anlatı Tekvin’den alınmıştır.” Çünkü earth-diver, suyun dibinden toprak çıkarılması, Tanrı–Kişi çatışması ve dokuz dallı kozmik ağaç gibi katmanların coğrafyası çok daha geniştir. Doğru yaklaşım anlatıyı tek parça değil katmanlı bir mitolojik metin gibi değerlendirmektir. Burada belki de farklı çağlara ait anlatılar üst üste binmiştir.
V. Radloff Anlatısının En Büyük Paradoksu: İnsan Zaten Varken “İlk İnsan”
Bu nokta üzerinde özellikle durmak gerekir. Çünkü Türk yaratılış anlatısının “Âdem ile Havva’nın Türkçe versiyonu” gibi okunmasını bozan şey tam olarak budur. Dokuz dallı ağaçtan dokuz kişi ve dokuz ulus türemiştir. Erlik insanları görmektedir. Onlara neden belirli meyveleri yemediklerini sormaktadır. Bundan sonra Törüngey ile Eje ortaya çıkar. Sonra yasak bozulur. Sonra Tanrı Törüngey’e bundan böyle insan yaratmayacağını ve insanların onun soyundan devam edeceğini söyler.
O halde anlatıda en az iki insanlık kategorisi olabilir: doğrudan yaratılan insanlar ve doğurarak çoğalan insan. Bu noktada Törüngey “ilk insan”dan çok: ölümlü ve üreyen insanlığın ilk atası gibi okunabilir. Bu yorum kesin hüküm değildir. Fakat metnin iç kronolojisini, “ilk insan Törüngey’dir” şeklindeki popüler özetten daha iyi açıklamaktadır. Ve bu bizi biraz sonra yeniden karşılaşacağımız büyük soruya götürür: İnsan ne zaman insan oldu?
VI. Verbitskiy Varyantı: Sudan Gelen Ak Ene
Verbitskiy’nin anlatısında yine başlangıçta su bulunmaktadır. Fakat burada başrol Ülgen’dedir. Ve suyun içinden Ak Ene/Ak Ana belirir. Ak Ene dünyayı kendisi yaratmaz. Ülgen’e yaratılışın yolunu veya buyruğunu bildirir ve yeniden sulara döner. Bu nedenle Ak Ana’yı “ilk kadın” kabul etmek doğru değildir. Ak Ana ile Eje birbirinden tamamen farklı mitolojik seviyelerde bulunmaktadır. Ak Ene = kozmogonik dişil ilke. Eje = antropogonik kadın figürü.
Bu ayrım bizi Mezopotamya’ya götürdüğünde beklenmedik derecede verimli bir karşılaştırma ortaya çıkar.
VII. Sümer: Namma, Enki ve İnsanın Kili
Sümer mitolojisinin bu araştırma bakımından en önemli metinlerinden biri Enki and Ninmah’tır. Metnin Eski Babil dönemine ait tanıkları bugün müze koleksiyonlarında bulunmaktadır. Louvre’daki AO 7036 numaralı tablet MÖ yaklaşık 1800–1700’e tarihlenir ve müze kataloğu eseri açıkça “Enki ve Ninmah, insanın yaratılışı üzerine Sümer miti” şeklinde tanımlar. Görsel Levha SM-01 — Enki ve Ninmah yaratılış metni
Louvre, AO 7036. Eski Babil dönemi, yaklaşık MÖ 1800–1700. Tablet insanoğlunun yaratılışını anlatan Sümerce metnin tanıklarından biridir. Buradaki görsel, Altay-Sümer bağlantısını kanıtlamaz; fakat karşılaştırdığımız Sümer anlatısının modern bir özet değil, gerçek çivi yazılı metin geleneğine dayandığını gösterir. Oxford ETCSL’deki metinde Namma son derece dikkat çekici bir unvanla anılır: “Namma, the primeval mother…” Yani “ilksel ana Namma.”
Namma tanrıların yükünü hafifletecek yeni varlığın yaratılmasını Enki’den ister. Enki ise yaratılacak varlığın gerçekten var olacağını söyler ve Namma’ya Abzu’nun üzerindeki kili yoğurmasını buyurur. ETCSL metninde insanın biçimlendirilmesi doğrudan kil, Namma ve Enki’nin tasarımıyla ilişkilidir. Ortaya çıkan yapı: ilksel su / Abzu → ana figür Namma → kil → yaratıcı tasarım → insan şeklindedir. Şimdi Verbitskiy anlatısına yeniden bakalım:
sonsuz su → Ak Ene → yaratıcı bilgi/buyruk → Ülgen’in yaratması. Bu iki anlatı aynı değildir. Namma ile Ak Ana’nın aynı tanrıça olduğunu söylemek için elimizde hiçbir filolojik kanıt yoktur. Ama şu yapısal benzerliği de görmezden gelemeyiz: Yaratılış öncesi suyun içinden veya onunla bağlantılı dişil bir ilkenin yaratıcı süreci harekete geçirmesi. Bu ortak motifin tarihsel aktarım mı, ortak eski düşünce mi yoksa bağımsız yakınsama mı olduğunu henüz bilmiyoruz.
Ama artık karşılaştırmayı gerçek metinler üzerinden yapabiliyoruz.
VIII. Enki Neden Önemlidir?
Enki’yi “Sümer tanrılarından biri” diye geçmek bu araştırma için yetersizdir. Enki: tatlı su, bilgelik, ustalık, tasarım, düzen, yaratıcı teknik ile ilişkili bir figürdür. Enki and Ninmah’ta insanın biçiminin düşünülmesini gerçekleştiren odur. Namma yaratma ihtiyacını getirir; Enki çözümü tasarlar; kil Abzu’nun çevresinden alınır; doğum tanrıçaları sürece katılır. İnsan ayrıca yalnız metafizik güzellik için yaratılmaz. Tanrıların ağır işlerini üstlenmek üzere yaratılır.
Bu, Sümer antropogonisinin çok önemli özelliğidir. İnsanın varlık sebebi aynı zamanda: çalışmaktır. Bu durum ileride “mahlûk–insan–adam” ayrımına geldiğimizde bambaşka anlam kazanacaktır. Çünkü farklı kültürlerde yaratılan insanın ne için yaratıldığı sorusuna verilen cevaplar farklıdır. Sümer: iş yükünü taşımak. Tekvin: yeryüzünde yaşamak, adlandırmak, çoğalmak ve hükmetmek. Altay: kozmik düzen içinde Tanrı’nın ulusu olmak; ardından ölümlü insanlığa dönüşmek.
Modern antropolojik düşünce: düşünmek, yaratmak ve kültür kurmak.
IX. Sümerce diŋir ve Türkçe teŋri
Tam burada başka bir filolojik problem ortaya çıkar. Sümer metinlerinde tanrı için kullanılan sözcüklerden biri: diŋirdir. Bu yalnızca çivi yazısındaki DINGIR işaretinin modern bilimsel adı değildir. ePSD/ORACC bunu Sümerce gerçek sözcük olarak “deity, god, goddess” anlamıyla kaydeder. Eski Türkçede ise: teŋri vardır. Bundan sonra Oğuz sahasında: taŋrı ve modern: Tanrı biçimi ortaya çıkar. Bu durumda şu karşılaştırmanın yapılması filolojik açıdan meşrudur:
diŋir – teŋri – taŋrı – Tanrı Ama meşru karşılaştırma, kanıtlanmış etimoloji anlamına gelmez. Bir tarihsel türeme savunulacaksa şu sorunların çözülmesi gerekir: d/t değişimi, ünlü dizisi, ŋ, -ir/-ri sırası, kronoloji, temas coğrafyası. Örneğin varsayımsal: diŋir → *tiŋir → *tiŋri → teŋri gibi bir sıra kurulabilir. Fakat yıldızlı biçimler belgelenmiş değildir. Dolayısıyla kanıt derecemiz: diŋir [K] teŋri [K] anlam ve ses benzerliği [K]
doğrudan tarihsel akrabalık [T] olmalıdır. Bu ayrım çalışmanın bütününe uygulanacaktır.
X. Mısır: Nun’un İçinden İlk Düzen
Mezopotamya’dan Mısır’a geçtiğimizde başlangıçta yine suyla karşılaşırız. Ancak “Mısır yaratılış miti” diye tek bir anlatı yoktur. Heliopolis, Memphis ve Hermopolis gibi büyük teolojik merkezler farklı kozmogonik sistemler geliştirmiştir. Heliopolis geleneğinde başlangıç: Nundur. Nun biçimsiz, sınırsız, yaratılış öncesi suyu temsil eder. Atum bu ilksel durumdan belirir. İlk kara veya ilk yükseliş düşüncesi daha sonra Mısır kozmolojisinin temel imgelerinden biri haline gelir.
Buradaki yapı: su → yükselen ilk düzen/kara → yaratıcı figür → kozmos şeklindedir. Radloff’ta: su → su dibinden toprak → toprağın yayılması → dünya. Mısır’da: Nun → ilk yükseliş → Atum → kozmik düzen. Bu iki sistem tarihsel olarak özdeş değildir. Fakat ikisinin de düzenlenmiş kara dünyasını suyun içinden çıkarması dikkat çekicidir. Daha da önemlisi Memphis teolojisinde yaratılış başka bir boyut kazanır. Ptah’ın yaratıcı kudreti kalp ve dil, yani düşünme ve söylemeyle ilişkilidir.
Burada maddeyle birlikte söz de yaratıcı hale gelir. Bu motif başka geleneklerde de tekrar eder. Tekvin: Tanrı söyledi ve oldu. Memphis: düşündü ve söyledi. Altay: Ak Ene yaratma buyruğunu/verisini aktardı. Sümer: tanrılar kader belirledi. Bu noktada yaratılışın ikinci temel unsurunun yalnız su değil: söz olduğu düşünülebilir.
XI. “Ad Vermek” de Yaratmak mıdır?
Bir şeye ad verdiğimizde onu fiziksel olarak yaratmayız. Ama onu zihinsel dünyanın bir parçasına dönüştürürüz. Ayırırız. Tanımlarız. Sınıflandırırız. Hatırlanabilir hale getiririz. Bu nedenle antik yaratılış anlatılarında adlandırma ile varlığın düzenlenmesi arasında sık sık bağlantı bulunması şaşırtıcı değildir. İnsan yalnız yaratılan değildir. Bir noktadan sonra: ad veren varlık olur. Bu noktada bizi yaratılıştan dile ve dilden yazıya götüren köprü kurulmaktadır.
XII. Törüngey ve Eje: Âdem ile Havva’nın Karşılığı mı?
Radloff varyantındaki yasak meyve bölümü ile Tekvin arasındaki benzerlik tartışılmaz derecede kuvvetlidir. Ama Törüngey’i doğrudan Âdem, Eje’yi doğrudan Havva diye çevirmek meseleyi fazla sadeleştirir. Çünkü gördüğümüz üzere Radloff anlatısında Törüngey–Eje’den önce insanlardan ve uluslardan söz edilmektedir. Dolayısıyla anlatılar işlev bakımından benzer olabilirken kendi iç kronolojileri farklıdır. Üstelik “Eje → Eve/Eva → Havva” gibi doğrudan dilsel türetme de savunulamaz.
İbrânî gelenekte kadın adı Ḥawwāhtır. Grekçe aktarım Eua, Latince Eva/Heva biçimindedir. Batı dillerindeki Eve/Eva buradan gelişir. Kur’an’ın kendisi ise Âdem’in eşinin adını Havva diye vermez. Bu isim İslâmî rivayet geleneğinde yerleşir. Dolayısıyla hem Türk hem İbrâhimî anlatıların daha sonraki popüler biçimleri, kendi kaynak metinlerinden daha tekdüze hale getirilmiştir.
XIII. İnsan Ne Zaman İnsan Oldu?
Radloff anlatısının yasak meyve bölümünde çok ilginç bir ayrıntı vardır. Törüngey ve Eje yasağı çiğnedikten sonra: vücutlarını fark ederler. Tüyleri dökülür. Çıplaklıklarını fark ederler. Utanırlar. Ağaçların arkasına saklanırlar. Burada yalnız “günah” anlatısı yoktur. öz-bilinç problemi vardır. Beden önceden de vardır. Ama bedenin bilinci yoktur. Yasaktan sonra insan: kendisini kendisine nesne olarak görmeye başlar. Bu, yaratılışın ikinci bir aşaması gibi okunabilir.
Biyolojik yaratılış tamamlanmıştır. Şimdi kültürel insan doğmaktadır. Ve tam burada 1933 tarihli bambaşka bir metin yaratılış araştırmasının merkezine oturur.
XIV. “Gelenler Adamdı, Buldukları İnsandı”
Mustafa Kemal ile İsmail Habib Sevük’ün oluşumuna birlikte katıldığı Tuna Üstündeki Ses metninin ilk biçimi 1933’te yayımlanmıştır. Bilgin Güngör’ün çalışması metnin oluşumunda Mustafa Kemal’in fikir ve cümleleri dikte ettirdiğini, İsmail Habib’in ise bunları edebî şekle dönüştürdüğünü göstermektedir. Bu nedenle internette dolaşan kısa “Atatürk şiiri” parçalarından çok daha geniş ve düşünsel bir metinle karşı karşıyayız. Metnin en çarpıcı cümlesi:
“Gelenler adamdı, buldukları insandı.” ifadesidir. Burada günlük Türkçedeki “erkek” anlamındaki adamdan söz edilmemektedir. Metnin kendi düşünce yapısı: mahlûk → insan → adam şeklindedir. Tanrı mahlûku/insanı yaratır. Ama “adam”: düşünen, yaratan, medeniyet kuran insandır. Bu ayrım Radloff anlatısına beklenmedik biçimde yaklaşır. Radloff’ta insan yaratılmıştır. Ama daha sonra kendisini fark eder. Tekvin’de insan yaratılmıştır.
Ama bilgi ağacından sonra kendisi ve ölüm hakkında bilgi sahibi olur. Prometheus anlatısında insan ateş ve teknik bilgi edinir. Mezopotamya’da Enkidu cinsellik, ekmek, içki ve şehirle temas ederek yabanî halden kültürel hale geçer. Tuna Üstündeki Ses ise bunu modern bir felsefî formülle ifade eder: mahlûktan insana, insandan adama. Bu nedenle “Gelenler adamdı, buldukları insandı” cümlesi araştırmanın süsü değil, antropogoni bölümünün merkezidir.
XV. İki Yaratılış
Burada araştırmanın ilk büyük sonucu ortaya çıkmaktadır. Belki yaratılış anlatılarında bir değil iki yaratılış vardır. Birinci yaratılış Bedenin ortaya çıkışı. Su. Toprak. Kil. Can. Et. İkinci yaratılış Kültürel insanın doğuşu. Bilgi. Yasak. Utanç. Dil. Adlandırma. Ateş. Teknik. Yazı. Mezar. Toplum. Bu noktadan sonra arkeolojiye geçmek konu dışına çıkmak değildir. Çünkü artık yaratılışın ikinci safhasını arıyoruz: İnsan ne zaman kendi varlığını işaretlemeye başladı?
XVI. Göbeklitepe: İnsan İşaret Bırakıyor
Göbeklitepe bu sorunun en etkileyici erken örneklerinden biridir. T biçimli dikilitaşlar, hayvan kabartmaları ve soyut işaretler yaklaşık 12 bin yıl önce karmaşık bir sembolik dünyanın bulunduğunu göstermektedir. Görsel Levha GT-01 — Göbeklitepe Bu görsel Göbeklitepe’nin T biçimli dikilitaşlarını ve üzerlerindeki kabartma/işaret repertuvarını göstermektedir. Burada dikkat edilmesi gereken şey şudur: Göbeklitepe işaretleri vardır [K].
Bu işaretler sembolik bir dünyaya aittir [O/K]. Fakat: Göbeklitepe işaretleri Türk tamgasıdır [B/T]. Arada binlerce yıllık boşluk bulunmaktadır. Yalnız şekil benzerliği bu boşluğu doldurmaz. Ancak araştırma burada sona ermez. Doğru soru: Göbeklitepe’de görülen belirli geometrik biçimler sonraki Anadolu, Kafkasya, bozkır ve tarihî Türk işaret dünyasında hangi dönemlerde yeniden görünmektedir? Bu soruya cevap verebilmek için süreklilik iddiasının ara halkaları bulunmalıdır.
Bulunamadığı yerde boşluk açıkça gösterilmelidir.
XVII. Beşiktaş: İstanbul’da MÖ 3300–3200 Kurgan Tipi Mezarlar
Yaratılıştan ölüme geçiyoruz. Çünkü insanın kültürel insan oluşunun en güçlü göstergelerinden biri ölüyü yalnız bırakmamasıdır. Ölü gömülür. Mezara eşya konur. Mezarın çevresi düzenlenir. Hatırlanır. İstanbul’un Beşiktaş ilçesindeki metro kazıları bu bakımdan çok önemlidir. Burada Yenikapı Marmaray kazılarıyla Beşiktaş birbirine karıştırılmamalıdır. Kurgan tipi mezarların bulunduğu alan Beşiktaş Metro kazısıdır. Kazılarda onlarca kurgan tipi mezar ortaya çıkarılmıştır. Erken Tunç Çağı sentezleri bunları kabaca MÖ 3300–3200 çevresinde değerlendirmekte ve Kuzeydoğu Balkanlar/Pontik alan ile Anadolu arasındaki hareketlilik bağlamında tartışmaktadır.
Görsel Levha KT-01 — Beşiktaş kazısı Bu mezarlar: “MÖ 3300’de Türkler İstanbul’daydı” dememize izin vermez. Böyle bir etnonimik veya dilsel kanıt yoktur. Ama başka bir cümleyi güçlü biçimde kurmamıza izin verir: Avrasya/Pontik bozkır ile Balkan–Trakya–Anadolu arasındaki kültürel ve insan hareketleri tarihî Türklerden binlerce yıl önce mevcuttu. Bu çok farklı bir önermedir. Ve Türk tarihinin daha eski Avrasya bağlamını anlamak için önemlidir.
XVIII. Hakkâri Stelleri: Anadolu’daki Bozkır İnsanları
İstanbul’dan yaklaşık iki bin yıl sonra Anadolu’nun doğusunda başka bir görsel dünya ortaya çıkar. 1998’de Hakkâri’de bulunan 13 antropomorf stel. Veli Sevin ve Aynur Özfırat’ın ilk yayınına göre 11’i erkek, ikisi muhtemelen kadın figürleri temsil etmektedir. Erkek figürlerde kemer, hançer, balta, mızrak, topuz; av hayvanları ve bozkır tipi kubbeli çadırlar görülür. Araştırmacılar bu taşları açık biçimde “Avrasya bozkır kültürünün bir parçası” olarak değerlendirmektedir.
Görsel Levha HK-01 — Hakkâri steli Elde kap. Kemer. Hançer. Silah. Av hayvanı. Çadır. Ve cepheden insan. Bu ikonografi daha sonraki Avrasya antropomorf taşlarıyla karşılaştırmaya uygundur. Nitekim bunu yalnız biz yapmıyoruz. Stelleri yayımlayan araştırmacılar eserleri Orta Asya’daki taş baba/balbal geleneğinin geniş Avrasya paralelleri içinde bizzat tartışmaktadır. Fakat yine aynı bilimsel sınır: Hakkâri steli = Göktürk balbalı
değildir. Aralarında çok büyük zaman farkı vardır. Doğru soru: Avrasya’da ellerinde kap taşıyan silahlı antropomorf taş geleneği hangi ara aşamalardan geçerek yaşamıştır? Bu, araştırmamızın görsel süreklilik problemlerinden biridir.
XIX. Buradan Saka/İskitlere Geçiş
Kurgan. At. Silah. Hayvan üslubu. Antropomorf taş. Bozkır hareketliliği. Bu unsurlar bizi doğal olarak Saka/İskit dünyasına getirir. Burada Bahtiyar Aydın’ın çalışmasını artık yalnız kaynakçada bir satır halinde geçmek doğru değildir. Çünkü Aydın’ın 2021 tarihli yüksek lisans tezi Bir Turan Devleti: İskitler, araştırmamızla doğrudan çarpışan çok belirgin tezler ortaya koymaktadır. Üniversitenin resmî açık erişim kaydındaki tez özeti Aydın’ın İskit siyasal yapısını:
“on iki özerk kağanlıktan oluşan ve yedi ayrı dilli bir konfederasyon” olarak tanımladığını göstermektedir. Bu cümle önemlidir. Çünkü klasik: “İskitlerin dili neydi?” sorusuna başka şekilde bakmamıza yol açar. Eğer gerçekten geniş ve çok bileşenli bir konfederasyon varsa doğru soru belki: “İskit/Saka siyasi ve kültürel dünyasında hangi diller konuşuluyordu?” olmalıdır. Fakat Aydın’ın iddiası kaynağın kendisi olduğu için otomatik olarak kanıt değildir.
“On iki” ve “yedi” sayılarının hangi antik veya modern kaynaklardan türetildiğini ayrıca sınamak gerekir. Araştırmamızın yöntemi burada özellikle önemlidir: Aydın → Aydın’ın kullandığı kaynak → kaynağın dayandığı antik/arkeolojik veri. Zincir nerede kopuyorsa orada bunu söylemek zorundayız.
XX. Bahtiyar Aydın Ne İddia Ediyor?
Aydın’ın tez özeti İskit coğrafyasını Pasifik kıyılarından Doğu Avrupa’ya ve Tuna’ya, Ön Asya’ya kadar uzanan çok geniş bir alan olarak tanımlar. İskitleri Avrupa ile Asya arasında bağlantı kuran bir bozkır devleti şeklinde değerlendirir; Kuzey Karadeniz, İran, Anadolu, Suriye ve Filistin’e kadar etkili olduklarını ileri sürer. Ayrıca İskitlerin maden işleme ve altın sanatında gelişmiş olduklarını, kendilerine mahsus yazı geliştirdiklerini ve yönetici “Çar İskitler” tabakasının Türk kökenli olduğu sonucuna vardığını belirtir.
Bu tezlerin hepsi aynı kanıt seviyesinde değildir. İskitlerin geniş Avrasya coğrafyasında hareket ettiği [K]. Altın işçiliğinin olağanüstü gelişmiş olduğu [K]. Kurgan ve hayvan üslubunun geniş bozkır dünyasını birbirine bağladığı [K]. Siyasi yapının konfederatif ve heterojen olduğu [O]. Tam olarak “12 kağanlık ve 7 dil” [T]. Yönetici aristokrasinin doğrudan Türk olduğu [T]. Bu ayrım Aydın’ın eserini değersizleştirmez. Tam tersine onu tartışılabilir bilimsel tez haline getirir.
XXI. “İskit Yazıtları” Meselesi
Aydın’ın önemli iddialarından biri İskitlerin kendi yazı sistemine sahip olduğu yönündedir. Fakat burada kullandığı örneklerin kronolojisini ayırmak gerekir. Nagyszentmiklós. Novoçerkassk. Bulgar/Avar/Hazar çevresindeki runiform yazılar. Bunların bir bölümü gerçek arkeolojik nesnelerdir. Ama klasik Saka/İskit çağından çok daha sonradırlar. Dolayısıyla: “Bu eser gerçek” ile “Bu eser MÖ İskit yazısıdır” aynı önerme değildir. Araştırma sırasında daha da ilginç bir sorun ortaya çıkmıştır.
Aydın’ın “Vuin köyü yakınlarında bulunan 23 altın eser” şeklinde ayrı örnek gibi kullandığı malzemenin, Nagyszentmiklós hazinesindeki 23 altın kapla karışmış olma ihtimali güçlüdür. Çünkü tarihsel kayıtlardaki Nera Vuin, hazinenin bulucusunun adıdır; ayrı bir “Vuin köyü hazinesi” olmayabilir. Bu tür ayrıntılar kaynak zincirinin neden önemli olduğunu gösterir. Bir hata bir kitapta ortaya çıkar. Sonraki kitap onu aktarır. Bir süre sonra aynı olgu iki ayrı arkeolojik kanıt gibi görünmeye başlar.
XXII. Issık: Saka Dünyasında Gerçek Bir Yazı
Bütün bu tartışmanın en önemli nesnesi ise Issık/Esik kurganındaki gümüş kasedir. Çünkü burada kronolojik olarak gerçekten Saka arkeolojik bağlamına ait bir yazılı nesne bulunmaktadır. Görsel Levha SK-01 — Issık kasesi Kasenin üzerinde kısa bir işaret dizisi vardır. Bu yazıya yıllar içinde farklı okumalar teklif edilmiştir. Türkçe/runiform yorumlar. İranî yorumlar. Aramî türevli sistemler. Son dönemde Issık–Kuşan yazısı modeli.
Bonmann ve arkadaşlarının 2023 tarihli çalışması Issık yazısını daha geniş bir Orta Asya bilinmeyen yazı ailesi içinde değerlendirerek bazı işaretlerin çözümüne yönelmiştir. 2026’da Halfmann ve arkadaşları sistemin daha sonraki bazı metinlerinde Baktriyaca okumalar elde etmiştir. Fakat bu sonucun yanlış anlaşılmaması gerekir: Daha sonraki Issık–Kuşan metinlerinden bazılarının Baktriyaca okunması, Issık kasesinin kendi dilinin kesin olarak Baktriyaca çözüldüğü anlamına gelmez.
Issık’ın en eski kısa metni hâlâ problemlidir. Dolayısıyla kanıt seviyesi: Issık kasesi Saka bağlamında [K]. Üzerinde gerçek yazı var [K]. Daha sonraki Issık–Kuşan sistemiyle ilişkisi [O]. Issık metninin dili [T]. Doğrudan Eski Türkçe olduğu [T]. Bu ayrım korunmalıdır.
XXIII. İskitlerin Dili: “İranî” Hükmünün Arkasında Ne Var?
Burada başka bir önemli denetim gerekir. Güncel uzmanlık literatüründe İskit dili genellikle Doğu/Kuzeydoğu İranî çevre içinde sınıflandırılır. Ancak okuyucu çoğu zaman bu sınıflandırmanın dayandığı delilin niteliğini bilmez. Elimizde yüzlerce sayfalık İskitçe kitap bulunmamaktadır. Rüdiger Schmitt’in Encyclopaedia Iranica değerlendirmesinde İskit dili esas olarak başka dillerde kaydedilmiş kişi, tanrı, kabile ve yer adları üzerinden bilinmektedir.
Yani kanıt önemli olmakla birlikte büyük ölçüde: onomastiktir. Bu nedenle: “İskitlerin İranî olması uydurmadır.” demek yanlıştır. Ama: “Bütün İskit dünyasının tek ve iyi belgelenmiş İranî dili vardı.” demek de elimizdeki kanıtın ötesindedir. Bu noktada Aydın’ın çok dilli konfederasyon fikri en azından soruyu çoğullaştırması bakımından önemlidir. Arkeogenetik de zaten Scythian/Saka dünyasının biyolojik olarak tek homojen topluluk olmadığını göstermektedir.
XXIV. Genetik Ne Söyler, Ne Söylemez?
Son yıllardaki antik DNA çalışmaları İskit/Saka dünyasının çok çeşitli nüfus bileşenlerinden meydana geldiğini göstermektedir. Doğudan batıya hareketler. Batıdan doğuya hareketler. Altay, Ural, Pontik bozkır ve Orta Asya arasında karışımlar. Bu durum “İskit” adının tek bir biyolojik topluluğu göstermediğini düşündürmektedir. Fakat buradan: “Genetik heterojenlik = Türkçe konuşuyorlardı” sonucu çıkmaz. Aynı biçimde: “İranî adlar = bütün genetik nüfus İran kökenlidir”
sonucu da çıkmaz. Araştırmanın en önemli kurallarından biri burada ortaya çıkar: Gen ≠ dil. Dil değişebilir. Nüfus büyük ölçüde aynı kalabilir. Bir siyasi elit farklı dil konuşabilir. Bir konfederasyon birden fazla dili barındırabilir. Etnonim farklı toplulukları aynı siyasi isim altında birleştirebilir.
XXV. Saka’dan Trakya’ya Gerçek Bir Yol
Saka/İskit dosyasının Troya ve Trakya bölümüne geçişi hayalî değildir. İskit hareketleri Balkanlar ve Trakya’ya kadar ulaşmıştır. Tarihsel kaynaklar İskitlerin MÖ V. yüzyılda Trakya Khersonesos’una, yani Gelibolu çevresine kadar ilerlediğini ve Odrys hanedanlarıyla siyasi/evlilik ilişkileri kurduğunu göstermektedir. Bu nedenle: Pontik bozkır → Tuna → Trakya → Hellespont gerçek bir tarihsel temas güzergâhıdır. Gelibolu’nun karşısında Troas vardır.
Bu durum: İskitler Troya’yı kurdu anlamına gelmez. Ama Troya–Trakya–Karadeniz–bozkır dünyalarının birbirinden tamamen izole olmadığını gösterir.
XXVI. Hitit Belgelerinde Troya: Wiluša ve Taruisa
Modern Türkçe “Truva” sözcüğünden hareket etmek yanıltıcıdır. Kelimenin geçmişine gitmemiz gerekir. Hitit belgelerinde: Wiluša/Wilusiya ve Taruisa/Taruiša/Taruwisa biçimleri bulunmaktadır. Yaygın modern model: Wiluša ≈ (W)ilios / Ilion ve Taruisa ≈ Troia/Troas bağlantılarını kabul etmeye eğilimlidir. Taruisa için önerilen olası seslendirmelerden biri /Truisa/ biçimidir. Bu durumda kabaca: Taruisa / Taruwisa / Truisa → Troia → Truva
gibi tarihsel bir biçim zinciri ortaya çıkar. Bu, modern Türkçedeki Truva biçiminin başlangıç değil son halkalardan biri olduğunu gösterir. Dolayısıyla: Truva = tur + ova tezinin ispatı için modern Türkçede “ova” kelimesinin görünmesi yetmez. Tunç Çağı -uisa/-wisa bölümünün tarihsel olarak ova ile ilişkisi gösterilmelidir. Şimdilik böyle bir zincir yoktur. Kanıt seviyesi: Taruisa–Troia [O]. Truva = tur+ova [B/T]. Fakat başlangıçtaki “Truva neden böyle bir kelime?” sorusu bizi Tunç Çağı Taruisa biçimine götürdüğü için araştırma açısından verimli olmuştur.
XXVII. Taruisa’dan Tyrsēnoi’ye
Troya araştırması bizi başka bir eski tartışmaya götürür. Şu biçimler gerçekten tarihîdir: Taruisa Troia Turša/Tereš Tyrsēnoi/Tyrrhēnoi Tursci/Tusci Etrusci Bunların benzerliği modern internet teorisyenlerinin icadı değildir.
XX. yüzyıl akademik literatüründe Troya, Tyrsēnoi ve Etrüskler arasında olası etimolojik/tarihsel bağlar üzerine ciddi tartışmalar yapılmıştır.
Fakat bu biçimlerin tarihî olması hepsinin aynı kökten geldiğini kanıtlamaz. Bu nedenle tarihsel biçimleri yan yana göstereceğiz ama aralarına otomatik eşittir işareti koymayacağız.
XXVIII. Etrüsklerin Kendi Adı: Rasna
Etrüsk meselesi etnonim araştırmasının ne kadar zor olduğunu çok iyi gösterir. Grekler: Tyrsēnoi / Tyrrhēnoi der. Latin çevre: Tusci / Tursci / Etrusci gibi adlar kullanır. Etrüsklerin kendi öz-adı ise: Rasna / Rasenna çevresindedir. Buradan temel bir ders çıkar: Bir halkın kendisine verdiği ad, komşularının ona verdiği adla aynı olmak zorunda değildir. Bu durum Saka/İskitlerde de görülür: Sakā Skythai Iškuza/Aškuza farklı kaynak geleneklerinin adlarıdır.
Türk tarihinde de Çin, İran, Bizans ve Arap kayıtları aynı toplulukları kendi fonolojileriyle adlandırır. Dolayısıyla etnonimlerde yalnız yazılı biçim değil, kimin kimi adlandırdığı da araştırılmalıdır.
XXIX. Türk – Türük – Etrâk – Trak
Burada bizi daha tartışmalı bir biçim dizisi bekler. Türk Türük Türküt Etrâk Trak/Thrax Arapça atrāk/Etrâk, Türk kelimesinin çoğuludur. Bu kesindir. Fakat bundan: Etrâk → Trakya sonucu çıkmaz. Çünkü Grekçe Thrakē/Thrax biçimleri Arapça atrāk kullanımından çok daha eskidir. Eğer Türk–Trak ilişkisi araştırılacaksa soru başka türlü kurulmalıdır: Türk/Türük ile Thrak/Thrax biçimleri daha eski ortak veya temas kaynaklı bir etnonimik tabakaya dayanabilir mi?
Şimdilik bunu kanıtlayacak düzenli ses denklikleri yoktur. Bu nedenle: Etrâk = Türkler [K]. Trakya < Etrâk [B]. Türk/Türük ↔ Thrax olası eski ilişki [T/B].
XXX. Bir Kelimeyi Nasıl Okuduğumuz Tarihi Değiştirir
Bu noktada paleografiye geçmemiz gerekir. Çünkü etimoloji çoğu zaman modern Latin harfli yazımdan başlatılmaktadır. Oysa önce eski işareti okumalıyız. Örneğin Eski Türkçede: 𐰚𐰇𐰚 nasıl okunacaktır? Kök mü? Ökük mü? Aynı biçimde: 𐱅𐰭𐰼𐰃 teŋri mi? taŋrı mı? Ve: 𐱅𐰇𐰼𐰜 Türk mü? Türük mü? Bunlar yalnız harf meselesi değildir. Okuma biçimi doğrudan etimolojiyi etkiler.
XXXI. Ökük Gerçekten Var
Ökük/Ükük meselesindeki en önemli bulgu şudur: Ökük/Ükük runiform epigrafide gerçekten vardır. Hutag/Khutuk Uul II yazıtı üzerine Tryjarski ve Hamilton’un 1975 çalışması bir ökük okumasını tartışmıştır. Sonraki araştırmacılar ükük çor biçimini tercih etmiştir. Buradaki Çor tarihî bir Türk unvanıdır. Dolayısıyla: “Ökük diye hiçbir Eski Türkçe epigrafik biçim yoktur.” denilemez. Fakat bundan: “𐰚𐰇𐰚 𐱅𐰇𐰼𐰜 kesin Ökük Türük’tür.”
sonucu çıkmaz. Çünkü aynı 𐰚𐰇𐰚 dizisi: üzä kök teŋri gibi açık kozmolojik bağlamlarda “gök/mavi” anlamıyla başarılı biçimde çalışmaktadır. Bu nedenle: Ökük/Ükük [K]. Kök Türk yerine Ökük Türk okuması [T]. Bu sonuç çok öğreticidir. Bir alternatif tezin bir parçası doğru olabilir. Bu, tezin bütününü doğru yapmaz.
XXXII. Ŋ Sesi ve Teŋri Problemi
Modern “Tengri” yazımı da benzer bir sorun yaratır. ŋ işareti: n + g şeklinde iki ayrı ses olmak zorunda değildir. Velar nazal tek fonemdir. Dolayısıyla modern okuyucunun Tengri kelimesini “ten-gri” gibi bölmesi tarihsel ses yapısını yanlış algılamasına yol açabilir. Eski Türkçe: teŋri Oğuz sahası: taŋrı modern: Tanrı biçimlerinin karşılaştırılması bu yüzden doğrudan harf üzerinden değil fonem üzerinden yapılmalıdır. Aynı şey Sümerce:
diŋir ile karşılaştırmada da geçerlidir.
XXXIII. Yazı Benzerliği: Orhun ile Germen Rünleri
Eski Türk runiform yazısıyla Germanik runelerin geometrik benzerliği gözle görülebilir. Ama bundan doğrudan köken ilişkisi çıkarmak için şekil benzerliği yetmez. Bir işaretin ilişkili sayılabilmesi için: ses değeri, işlevi, yazı yönü, kullanıldığı kelimeler, tarihi, coğrafi geçiş hattı gibi unsurların da karşılaştırılması gerekir. Ağaç ve taş üzerine kazınan yazıların düz ve açılı çizgilere yönelmesi bağımsız biçimde de gelişebilir.
Bu nedenle: Orhun = Futhark gibi eşitlik kuramayız. Ama Avrasya’da Issık, Avar, Hazar, Bulgar, Székely, Yenisey, Talas ve Orhun gibi çok sayıda runiform sistemin bulunması daha geniş: “Avrasya runiform yazı ortamı” sorusunu haklı kılmaktadır.
XXXIV. Tamga ile Harf Aynı Şey midir?
Bu bölümde bir başka ayrım önemlidir. Tamga bir boy, aile, mülkiyet veya siyasi grubu gösteren işaret olabilir. Harf ise dili kodlayan yazı sisteminin parçasıdır. Bazen bir tamga yazı işaretine benzeyebilir. Bazen bir yazı işareti tamga olarak kullanılabilir. Ama biçim aynı diye işlev aynı olmak zorunda değildir. Göbeklitepe’den Issık’a ve Orhun’a uzanan karşılaştırmalarda bu ayrımı sürekli korumamız gerekir.
XXXV. Göbeklitepe’den Bengütaşa Doğru Düz Çizgi Yoktur
Bu araştırmanın başlangıcında çekici bir ihtimal vardı: Göbeklitepe işaretleri → tamgalar → Türk runiform yazısı. Araştırma ilerledikçe bu ilişkinin doğrudan ispatlanamadığı görüldü. Arada çok büyük kronolojik boşluklar vardır. Fakat daha önemli bir şey ortaya çıktı. Eurasya ve Anadolu boyunca işaret kullanımında farklı dönemlerde benzer geometrik repertuvarlar tekrar etmektedir. Bu bizi “aynı halk” sonucuna değil şu soruya götürür:
Geometrik işaret repertuvarlarının kültürler arasında aktarılma ve yeniden anlamlandırılma yolları var mıdır? Bu çok daha savunulabilir bir problemdir.
XXXVI. Kayı IYI Tamgası
Kayı boyu tarihî Oğuz boylarından biridir. Kayı’ya atfedilen IYI biçimli tamga tarihî Oğuzname geleneğinde ve daha sonraki Osmanlı siyasi/soy anlatısında önemli yer tutmaktadır. Fakat tamganın hangi tarihte ilk defa güvenilir biçimde Kayı ile eşleştirildiği dikkatle araştırılmalıdır.
XI. yüzyıldaki Kayı adı ile daha sonraki açık IYI formunu aynı belge gibi kullanmamalıyız.
Boyun varlığı başka şeydir. Tamganın belirli şeklinin tarihlendirilmesi başka.
XXXVII. Hz. Osman’a Nispet Edilen Kılıç ve IYI Problemi
Topkapı Sarayı’nda Hz. Osman’a nispet edilen kılıçlar bulunmaktadır. Bu [K]. İslâm geleneğinde Süreyci/Sürayjî kılıçlar da gerçek bir tarihî kavramdır. Klasik Arapça kaynaklarda bunların Süreyc adlı bir qayn, yani demirci/kılıç ustasına nispet edilmesi anlatılır. Bu da ciddi tarihsel veridir. Kayı IYI tamgası da tarihte vardır. Fakat problem tam burada başlar. Bu üç ayrı gerçek olgu modern anlatıda birbirine bağlanır: Süreyci → Kayı → Hz. Osman’ın kılıcı → IYI damgası.
Bu zinciri kanıtlayan erken provenans belgesine ulaşamadık. Üstelik anlatının bazı varyantlarında Kayı/Süreyci reisi gibi gösterilen Osman b. Talha tarihsel kaynaklarda açık biçimde Kureyş’in Abdüddâroğulları koluna mensuptur. Dolayısıyla: Topkapı kılıcı [K]. Süreyci kılıç geleneği [K/O]. Kayı tamgası [K]. Ama: Hz. Osman’ın belirli kılıcı VII. yüzyılda Kayı/Süreyci Türk ustası tarafından IYI ile damgalandı [B/T]. Bu örnek, araştırmanın yöntemini mükemmel özetler:
Gerçek parçalar, aralarındaki bağlantıyı otomatik olarak gerçek yapmaz.
XXXVIII. Mitler Tarih midir?
Buraya kadar kullandığımız kaynakların önemli bir kısmı mitolojik anlatıdır. Burada metodolojik bir itirazla karşılaşabiliriz: “Bunlar mit, dolayısıyla tarih değil.” Bu cümle yarı doğrudur. Mit çağdaş olay tutanağı değildir. Ama bundan: “Mit hiçbir tarihsel veri taşımaz.” sonucu çıkmaz. Mit: göç hafızası, coğrafya, toplumsal yapı, doğa felaketleri, kutsal mekân, yabancı halklarla karşılaşma, din değişimi, eski tanrıların yeni dine uyarlanması
gibi gerçek süreçlerin kültürel hafızasını taşıyabilir. Doğru yöntem miti tarih kitabı kabul etmek değildir. Miti hipotez üretme kaynağı kabul edip arkeoloji, filoloji ve genetikle sınamaktır.
XXXIX. “-miş” Dili Bizi Aldatmasın
Mitoloji anlatılırken: “Tanrı yaratmış.” “Ak Ana çıkmış.” “Erlik kandırmış.” denilir. Sonra aynı tarih yazımı: “İskitler buraya gelmiş olabilir.” “Bu halk şuradan göç etmiş olabilir.” “Bu isim şu kökten türemiş olabilir.” der. Her iki durumda da ihtiyat dili kullanılması “hepsi masaldır” anlamına gelmez. Akademik dil, kanıtın derecesini göstermelidir. Bu nedenle bu araştırmada dört temel kategori kullanılmaktadır:
KANIT DERECELERİ
İşaretlerin anlamı
| İşaret | Anlam |
|---|---|
| [K] | Kanıtlanmış veya doğrudan belgelenmiş |
| [O] | Güçlü/olasılıklı |
| [T] | Akademik olarak tartışılabilir fakat kanıtlanmamış |
| [B] | Şimdilik yalnız benzerlik |
Bu sistem sayesinde okuyucu iddia ile kanıtı birbirinden ayırabilecektir.
XL. “Her Şey Türk mü?” Yanlış Soru
Bu araştırmanın sonucu: “Her şey Türk’tür.” değildir. Ama şu kolay model de yeterli değildir: “Türk tarihi Türk adının ilk yazıldığı tarihte başlar; öncesinin Türk tarihiyle hiçbir ilgisi yoktur.” Bir halk tarih sahnesine adı yazıldığı gün doğmaz. Türkleri meydana getiren biyolojik nüfuslar, kültürler ve dil toplulukları Türk etnoniminin ilk açık belgelenmesinden önce de vardı. Fakat bunun tersi de doğrudur: Türk adından önceki her bozkır topluluğu Türk değildi.
Bu yüzden doğru soru: Tarihî Türk dünyasını oluşturan nüfus, dil, inanç ve kültür unsurlarının hangileri ne kadar eskiye götürülebilir? olmalıdır.
XLI. Anadolu ile Bozkır Arasındaki Çok Eski Koridor
Araştırmanın arkeolojik bölümünün ortaya çıkardığı en güçlü sonuçlardan biri budur. Beşiktaş kurganları. Hakkâri stelleri. Trakya–Pontik temasları. Daha sonra Saka/İskit hareketleri. Anadolu ile bozkır arasında tekrar tekrar kurulan temas yollarını göstermektedir. Bu: “Anadolu eskiden beri Türktür.” hükmünün kanıtı değildir. Fakat: Anadolu–Avrasya bozkır etkileşiminin Orta Çağ Türk göçlerinden binlerce yıl daha eski olduğu çok daha güçlü biçimde söylenebilir.
Bu iki cümle birbirinden ayrılmalıdır.
XLII. İnsan, Ad ve Hafıza
Başlangıçta hiçbir etnonim yoktur. Ne Saka. Ne Skythai. Ne Trak. Ne Türk. Ne Etrüsk. İnsan önce yaşar. Sonra topluluk olur. Sonra ad alır. Sonra o ad başka halk tarafından değiştirilir. Sonra tarihçi o yabancı adı kaydeder. Bin yıl sonra biz o kelimeyi modern harflerle okuruz. Ve bazen modern transkripsiyonu kelimenin kendisi sanırız. Bu nedenle tarih yalnız toprağın değil: adların da arkeolojisidir.
XLIII. Yaratılışa Yeniden Dönüş
Bunca arkeoloji, dilbilim, kurgan, stel, yazı ve etnonimden sonra başlangıca döndüğümüzde su artık başka anlam taşır. Radloff: su → toprak → dünya. Verbitskiy: su → Ak Ene → yaratma buyruğu. Sümer: Abzu → Namma → kil → insan. Mısır: Nun → Atum → kozmik düzen. Tekvin: su → söz → ayrıştırma → dünya. Kur’an: su → yaratılmış hayat. Thales: su → arkhē. Burada hiçbiri otomatik olarak ötekinden türemiş değildir. Ama aynı soru tekrar tekrar ortaya çıkmaktadır:
Neden su? Belki su hayatın evrensel şartı olduğu için. Belki kadim bir anlatı yayıldığı için. Belki iki ihtimal birlikte çalıştığı için. Belki insan, toprağın suyla canlandığını gördüğünden yaratılışı da suyla düşündü. Şimdilik kesin cevabımız yoktur. Ama artık sorunun tarihî derinliğini biliyoruz.
XLIV. “Gelenler Adamdı, Buldukları İnsandı”: İkinci Yaratılış
Çalışmanın sonunda Radloff’un dokuz dallı ağacına yeniden dönelim. İnsanlar vardır. Sonra Törüngey ve Eje vardır. Yasak vardır. Bilgi vardır. Utanç vardır. Üreme vardır. Ölüm vardır. Sonra insanoğlu kendi yemeğini kendisi kazanmak zorundadır. Bu aslında insanın tabiata bırakılmasıdır. Artık yaratıcı onun hayatını doğrudan düzenlemeyecektir. İnsan: çalışacak, üretecek, doğuracak, ölecek, öğrenecek. Sümer’de insan tanrıların işini üstlenmek için yaratılmıştır.
Mısır’da kozmik düzenin parçasıdır. Göbeklitepe’de sembol bırakır. Beşiktaş’ta ölüsüne mezar yapar. Hakkâri’de kendisini taşa işler. Saka dünyasında atı, silahı ve hayvan tasvirleriyle görsel kimlik kurar. Issık’ta yazı bırakır. Orhun’da artık kendi sesini doğrudan taşa kazır. Ve binlerce yıl sonra başka bir metin insan ile adam arasında şu ayrımı yapar: “Gelenler adamdı, buldukları insandı.” Belki bu cümleyi artık daha iyi anlayabiliriz.
İnsan yaratılmış olabilir. Ama “adam” olmak: düşünmeyi, yaratmayı, hatırlamayı, ad vermeyi gerektirir.
Sonuç
Başlangıçta Su Vardı; Sonra İnsan Kendini Yarattı
Bu çalışma tek bir büyük “Türk köken teorisi” kurmak amacıyla başlamadı. Araştırdıkça bazı başlangıç varsayımları güçlendi. Bazıları zayıfladı. Bazıları tamamen başka sorulara dönüştü. Radloff ile Verbitskiy’nin tek anlatı olmadığı ortaya çıktı. Ak Ana’nın Radloff’a değil Verbitskiy’e ait olduğu netleşti. Radloff varyantında Törüngey ve Eje’den önce insanlar ve dokuz ulus bulunduğu görüldü. Bu nedenle Törüngey–Eje çiftinin yalnız “ilk erkek ve ilk kadın” şeklinde okunmasının anlatının kendi kronolojisini açıklamadığı ortaya çıktı.
Sümer’de Namma’nın gerçek metinde “ilksel ana” olarak geçtiği, Enki’nin insanın yaratılışında Abzu çevresindeki kili kullandırdığı görüldü. Mısır’da yaratılışın tek değil farklı teolojik sistemlerle anlatıldığı; Nun’un ilksel su, Atum’un ortaya çıkan yaratıcı figür, Ptah’ın ise düşünce ve söz üzerinden yaratılışla ilişkilendirildiği görüldü. Sümerce diŋir ile Eski Türkçe teŋri arasındaki karşılaştırmanın gerçek iki kelime arasında yapıldığı, fakat doğrudan etimolojik türemenin henüz kanıtlanmadığı sonucuna ulaşıldı.
Ökük/Ükük biçiminin gerçekten runiform epigrafide bulunduğu, fakat bundan “Kök Türk”ün mutlaka “Ökük Türk” okunacağı sonucunun çıkmadığı görüldü. Bahtiyar Aydın’ın Saka/İskit tezinin kuru kuruya bir kitap adı olmadığı; çok dilli ve konfederatif bir İskit modeli, Türk kökenli yönetici aristokrasi ve özgün yazı iddiaları içeren somut bir tez olduğu belirlendi. Fakat bu iddiaların aynı kanıt gücüne sahip olmadığı da ortaya çıktı.
Issık yazısı gerçek Saka arkeolojik bağlamında bulunmaktadır. Fakat dili kesinleşmiş değildir. Hakkâri stelleri gerçekten Avrasya bozkır ikonografisi içinde bilimsel olarak karşılaştırılmaktadır. Beşiktaş kurganları Anadolu–Balkan–Pontik hareketliliğini Türk adından binlerce yıl önceye taşımaktadır. Taruisa–Troia bağlantısı güçlü görünmektedir; fakat modern Truva’nın tur+ova biçiminde açıklanması için gerekli ara fonolojik zincir bulunmamaktadır.
Tyrsēnoi, Tursci ve Etrusci gerçek tarihî adlardır; ama bunları Türk/Türük ile tek kökte birleştirmek bugün için tartışmalı kalmaktadır. Kayı tamgası, Süreyci kılıç geleneği ve Topkapı’daki Hz. Osman’a nispet edilen kılıçlar ayrı ayrı gerçek olgulardır; ancak üçünü VII. yüzyıl Kayı ustası hikâyesinde birleştiren güvenilir provenans zinciri bulunamamıştır. Bütün bunların ardından araştırmanın temel sonucu tek cümleyle şöyle ifade edilebilir:
Geçmişte kültürel süreklilik, aynı adı binlerce yıl korumaktan çok daha karmaşık bir şeydir. Halk değişir. Dil değişir. Ad değişir. Tanrının adı değişir. İşaretin anlamı değişir. Ama bazı motifler, hareket yolları, gömme biçimleri, kozmolojik düşünceler ve sembolik davranışlar yeni anlamlarla yaşamaya devam edebilir. Bunun adı “her şey aynı” değildir. Bunun adı: devam ederek değişmektir. Belki mitlerin asıl gücü de buradadır. Onlar tarih kitabı değildir.
Ama geçmişin tamamını da unutmazlar. Bazen başka dinlerin kelimelerini alırlar. Bazen eski tanrıyı yeni isimle anlatırlar. Bazen binlerce yıllık motif başka bir hikâyenin içine yerleşir. Bazen XIX. yüzyılda bir araştırmacı köy köy dolaşırken o hikâyenin son biçimini kaydeder. Biz bugün o metnin hangi katmanının kaç bin yaşında olduğunu her zaman bilemeyiz. Fakat onu “masal” diye çöpe atmak, yazı öncesi insanın en büyük hafıza arşivlerinden birini kaybetmek olur.
Mit tarih değildir. Ama: sınanması gereken tarihsel hafızadır. Ve bu hafızanın en gerisinde tekrar aynı görüntü belirir. Henüz kurgan yoktur. Tamga yoktur. Bengütaş yoktur. Saka yoktur. Trak yoktur. Türk yoktur. İnsan topluluklarının bugün bildiğimiz adları yoktur. Yer bile henüz düzenlenmemiştir. Su vardır. Belki insanlığın en eski ortak kelimesi bir kavmin adı değildi. Belki suydu. Sonra toprak çıktı. Sonra insan. Sonra insan kendisini fark etti.
Sonra konuştu. Ad verdi. Ölüsünü gömdü. Taşa işaret koydu. Yazdı. Geçmişini anlattı. Ve nihayet kendisine şu soruyu sordu: Ben nereden geldim? Bu araştırma o soruya kesin bir tek cevap vermiyor. Fakat başka bir şeyi yapıyor: Sorunun ne kadar eski olduğunu gösteriyor. Ve Tuna Üstündeki Sesin unutulmuş cümlesi, yaratılışın binlerce yıllık yankısı içinde yeniden karşımıza çıkıyor: “Gelenler adamdı, buldukları insandı.” Belki insanın ilk yaratılışı doğadadır.
İkinci yaratılışı kültürde. Üçüncü yaratılışı ise hafızada. Ve bütün bunlardan önce: başlangıçta su vardı.
İDDİA · KANIT · SINIR
Araştırmanın Kanıt Haritası
| Konu | Sonuç |
|---|---|
| Radloff ve Verbitskiy tek anlatı mı? | [K] Hayır. |
| Her iki anlatıda başlangıçta su var mı? | [K] Evet. |
| Ak Ana Radloff’ta mı? | [K] Hayır, Verbitskiy varyantında. |
| Radloff’ta Kişi var mı? | [K] Evet. |
| Kişi = Törüngey mi? | [K] Hayır. |
| Törüngey/Eje’den önce insanlar/uluslar var mı? | [K/O] Radloff aktarımının iç kronolojisinde evet; dokuz daldan dokuz kişi ve dokuz ulus oluşturulur. |
| Törüngey/Eje ‘ilk biyolojik insanlar’ mı? | [T] Popüler yorum böyle; metnin sıralaması daha karmaşık. |
| Namma ‘ilksel ana’ olarak geçiyor mu? | [K] Evet. |
| Enki–Ninmah metninde insan kilden yaratılıyor mu? | [K] Evet; Abzu üzerindeki kil açıkça belirtilir. |
| Sümerce diŋir gerçek ‘tanrı’ sözcüğü mü? | [K] Evet. |
| diŋir → teŋri kanıtlandı mı? | [T] Hayır. |
| Hakkâri stelleri Avrasya bozkır dünyasıyla karşılaştırılıyor mu? | [K] Evet. |
| Bahtiyar Aydın 12 kağanlık/7 dil iddiasında bulunuyor mu? | [K] Evet, tez özetinde açıkça. |
| Bu rakamlar bağımsız biçimde kanıtlandı mı? | [T] Hayır. |
| Issık yazılı nesnesi Saka bağlamında mı? | [K] Evet. |
| Issık kesin Türkçe mi? | [T] Hayır. |
| Ökük/Ükük epigrafik biçim mi? | [K] Evet. |
| ‘Kök Türk’ kesin ‘Ökük Türk’ mü? | [T] Mevcut bağlamsal kanıt Kök okumasını daha güçlü destekliyor. |
| Taruisa–Troia ilişkisi | [O] Güçlü model. |
| Truva = tur+ova | [B/T] Kanıtlanmış değil. |
| Tyrsēnoi/Tursci/Etrusci tarihî biçimler mi? | [K] Evet. |
| Türk/Türük ile aynı kök mü? | [T/B] Kanıtlanmış değil. |
| Göbeklitepe işaretleri gerçek mi? | [K] Evet. |
| Göbeklitepe işaretleri Türk tamgası mı? | [B/T] Kronolojik zincir kurulamadı. |
| Süreyci kılıç geleneği gerçek mi? | [K/O] Evet. |
| Hz. Osman kılıcı–Kayı IYI–Süreyci zinciri | [B/T] Provenans doğrulanmadı. |
AKADEMİK DAYANAK
Seçilmiş Kaynakça
- Radloff, Wilhelm. Proben der Volkslitteratur der türkischen Stämme Süd-Sibiriens. Bd. I. St. Petersburg, 1866.
- Verbitskiy, V. İ. Алтайские инородцы: Сборник этнографических статей и исследований. Moskova, 1893.
- İnan, Abdülkadir. Tarihte ve Bugün Şamanizm: Materyaller ve Araştırmalar. Ankara: Türk Tarih Kurumu.
- Kayabaşı, Rabia Gökcen – Bursa, Veyis. ‘Yaratılış Mitlerine Dair İlk İnanışlar: Altay Yaratılış Mitlerinin Radloff ve Verbitskiy Derlemeleri Açısından Karşılaştırılması.’ Türk Kültürü 17/2 (2023), 65–76.
- Enki and Ninmah. Electronic Text Corpus of Sumerian Literature, University of Oxford.
- Louvre Museum, AO 7036, ‘Enki et Ninmah’, Sümer insan yaratılış miti tableti.
- Sevin, Veli – Özfırat, Aynur. ‘Hakkari Stelleri: Doğu Anadolu’da Savaşçı Çobanlar İlk Not.’ Belleten 65/243 (2001), 501–518.
- Aydın, Bahtiyar. Bir Turan Devleti: İskitler. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi, 2021.
- Aydın, Bahtiyar. Sakalar/İskitler: Gizlenen Kök Atalarımız. İstanbul: Kaynak Yayınları, 2022.
- Bonmann, Svenja vd. ‘A Partial Decipherment of the Unknown Kushan Script.’ Transactions of the Philological Society 121/2 (2023): 293–329.
- Halfmann, Jakob vd. ‘Bactrian in Issyk-Kushan Script: Additional Readings and Decipherments.’ Transactions of the Philological Society (2026).
- Schmitt, Rüdiger. ‘Scythian Language.’ Encyclopaedia Iranica.
- Güngör, Bilgin. ‘Mustafa Kemal ile İsmail Habib’in Ortak Edebî Eseri ‘Tuna Üstündeki Ses’in Bilinen Fakat Görül(e)meyen Kayıp Versiyonu.’ Türk Dili, S. 857, 2023.
MAKALEYİ BEĞENDİNİZ Mİ?
Faruk YAŞA’nın diğer edebiyat, filoloji ve kültür tarihi incelemelerini okuyun.
Tüm makalelere dön
