Charles Bukowski hakkında düzgün bir giriş yapmak zordur. Belki de ona yapılabilecek ilk haksızlık, hakkında düzgün cümleler kurmaya çalışmaktır. Çünkü o, edebiyatın ütülenmiş gömleğine pek yakışmaz. Masaya oturtursanız içer, kürsüye çıkarırsanız küfreder; hayatın anlamını sorarsanız muhtemelen at yarışlarından, kirayı ödeyememekten ya da dün gece beraber olduğu bir kadından söz eder. Siz onun ne kadar yüzeysel olduğuna karar vermeye hazırlanırken bir cümle kurar ve bütün o pisliğin altında sakladığı adamı birkaç saniyeliğine gösterir. Belki de Bukowski’nin en büyük numarası budur: Derin görünmek için hiçbir çaba göstermeden derine inmek.
Onu tanımlamak kolaydır aslında: alkolik, kadın düşkünü, kavgacı, kumarbaz, küfürbaz, işsiz, aylak, huysuz ve kaba. Fakat bu kelimelerin hepsini yan yana koyduğumuzda Charles Bukowski’yi değil, yalnızca onun hakkında anlatılan Charles Bukowski’yi tarif etmiş oluruz. Çünkü adamın üzerine yapışmış bütün bu sıfatların arkasında rahatsız edici bir soru bekler: Ya Bukowski’nin asıl meselesi bunların hiçbiri değilse?
İçkiyi, kadınları, at yarışlarını, ucuz pansiyonları, kavgaları, kötü işleri, geceleri ve sabah akşam söylenen küfürleri çıkarın; geriye hâlâ bir şey kalır: yazmak. Bukowski’nin hayatında işlerden, kadınlardan, şehirlerden, evlerden, arkadaşlardan, itibardan ve paradan vazgeçilebilir. İnsan gerektiğinde kendisinden bile vazgeçebilir. Fakat bütün bu dağınıklığın içinde tekrar tekrar masaya dönen ve yazan bir adam vardır.
Bukowski’yi yalnızca “serseri yazar” diye okumak tam burada yetersiz kalır. Serserilik görüntüdür; yazmak ise süreklilik. Hayatı darmadağınıktır ama yazma arzusu tuhaf biçimde disiplinlidir. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şeyi ciddiye almayan adamın hayatı boyunca belki de en ciddi yaptığı şey edebiyattır.
Amerikan Rüyasının Merdiveni
Bu yüzden Bukowski’nin Amerikan rüyasıyla kavgasını yalnızca yoksulluk üzerinden okumamak gerekir. Amerikan rüyası ona aynı merdiveni uzatır: çalış, sabret, yüksel, kazan, ev ve araba al, saygın biri ol, daha fazla çalış, daha fazla kazan ve sonra bir gün öl. Bukowski bu merdivene bakar ve çıkmaz. Daha doğrusu çıkamadığı zamanlar olduğu kadar çıkmak istemediği zamanlar da vardır. Bu ayrım önemlidir; çünkü başarısız olmak başka, başarı denilen şeyin kendisini şüpheli bulmak başkadır.
Bukowski’nin dünyasında başarısızlık bazen ekonomik bir sonuç, bazen kişisel bir yıkım, bazen de toplumun başarı tanımına yöneltilmiş kaba bir itirazdır. Bu nedenle onun kahramanları büyük insanların arasından değil; fabrikalardan, depolardan, postanelerden, ucuz odalardan ve barlardan çıkar. Ter kokar, içer, sevişir, kavga eder, işe geç kalır, kovulur, yeniden iş arar ve bir sonraki maaşı beklerler. Bukowski edebiyatın projektörünü Amerikan rüyasının kazananlarına değil, o rüyanın faturasını ödeyenlere çevirir.
Orada Henry Chinaski belirir: Bukowski’nin edebî alter egosu; kendisinin biraz gerçeği, biraz karikatürü, biraz itirafı, biraz da bahanesi. Chinaski ile Bukowski arasındaki sınırı kesin olarak çizmek zaten meselenin büyüsünü bozabilir. Çünkü Chinaski bazen Bukowski’nin saklanabileceği bir maske, bazen de maskeyi çıkardığında karşılaştığımız yüzdür.
Her İşe Koşulan Adam
Bütün bu hikâyenin tek kelimelik bir adı vardır: Factotum. Latince fac totum kökünden gelen sözcük “her şeyi yap” düşüncesini taşır; İngilizcede farklı türden işleri yapan, her işe koşulan kimseyi ifade eder. Bundan daha uygun bir Chinaski kelimesi bulmak zordur. Roman boyunca Chinaski çalışır, daha doğrusu çalışmayı dener. Bir işe girer, çıkar ya da kovulur; sonra başka bir işe girer ve onu da bırakır. Depolar, fabrikalar, işletmeler ve geçici işler arasında, modern ekonominin insanı bir fonksiyona dönüştüren çarklarının içinde dolaşır.
“İşini yapman yetmiyordu; ona ilgi, hatta tutku duyman gerekiyordu.”¹
Kavganın başladığı yer belki de tam burasıdır. Sistem Chinaski’den yalnızca bedenini değil, ruhunu da istemektedir. Sekiz saat çalışmak yetmez; o sekiz saati severek vermeli, işine ve şirketine inanmalı, kariyer yapmak ve yükselmek istemelidir. İyi bir çalışan olmanın ötesinde, iyi bir çalışan olmayı istemesi beklenir. Chinaski’nin bunu yapmaya hiç niyeti yoktur. Factotum’un ilk büyük itirazı da burada belirir: İnsan zamanını satabilir; peki sattığı zamandan memnun görünmek zorunda mıdır?
Satılan Şey Emek mi, Ömür mü?
“Sana zamanımı verdim. Verebileceğim tek şey buydu.”²
Bu cümlede mesele artık tembellik değil, zamandır. Para yeniden kazanılabilir; iş, patron ve şehir değiştirilebilir. Fakat sabah sekiz ile akşam beş arasında verdiğiniz saatler geri alınamaz. Öyleyse insan çalışırken gerçekte ne satar: emeğini, bedenini, yeteneğini mi; yoksa sahip olduğu tek tükenmez sandığı ama aslında sürekli tükenen şeyi, ömrünü mü?
“Yalnızca yiyebilmek, uyuyabilmek ve giyinik kalabilmek için insanın yapmak zorunda olduğu şeyler karşısında dehşete düşüyordum.”³
Bu, “çalışmak istemiyorum” cümlesinden çok daha ağırdır. Chinaski işten değil, hayatın kurulma biçiminden korkmaktadır. Yaşamak için para, para için çalışma, çalışma için zaman gerekir; fakat çalışmaya verilen zaman zaten hayatın kendisidir. Böylece tuhaf bir denklem ortaya çıkar: Yaşayabilmek için hayatından vazgeçersin. Bukowski’nin küfrü belki de tam bu çelişkiden doğar.
“Hırsım tembelliğim tarafından sakatlanmıştı.”⁴
İşte Bukowski’yi romantikleştirmememiz gereken yerlerden biri de burasıdır. Chinaski’yi kapitalizmin bilinçli devrimcisine dönüştürmek kolay, ama yanlış olur. O manifesto yazmaz, işçi sınıfını kurtarmaya çalışmaz, dünyayı değiştirmek gibi görkemli bir proje kurmaz; çoğu zaman kendisini değiştirmekle bile ilgilenmez. Tembeldir, bencildir, içer, kaçar, kendisini sabote eder, başkalarını incitir ve bazen düpedüz sorumsuzdur. Fakat bir niteliği daha vardır: uyumsuzdur.
“…ve bunu yapma fırsatı verildiği için minnettar olman bekleniyordu.”⁵
Cümlenin zehri sonundadır: minnettarlık. Çalışmanız, hayatınızın saatlerini satmanız ve başkasına para kazandırmanız yetmez; bütün bunları yapabildiğiniz için teşekkür etmeniz de gerekir.
Fac Totum’dan Fucktotum’a
Buraya kadar kelimenin gerçek anlamındaydık: Factotum; her işe koşulan, her şeyi yapan adam. Fac totum: Her şeyi yap. Fakat karşımızdaki adam Henry Chinaski, arkasındaki adam Charles Bukowski olunca kelimenin içinde başka bir kelime duymamak zorlaşır: FUCKTOTUM.
Bu, Bukowski’nin sözcüğe verdiği doğrulanmış bir etimolojik açıklama değildir; Factotum’un kökeni bellidir. “Fucktotum” burada, romanın ruhunu başka bir kavram üzerinden okumak için yapılmış bilinçli bir kelime oyunu ve eleştirel bir sapmadır. Ama Bukowski’yi konuşuyorsak bazen sapmak, dosdoğru gitmekten daha doğru bir yere çıkarabilir. Fac totum “her şeyi yap” derken Fucktotum, bu okumada “siktir et” der. Romanın bütün gerilimi belki de bu iki emir arasındadır.
Toplum Chinaski’ye sürekli “yap” der: Çalış, uyum sağla, dakik ol, patronunu dinle, üret, maaşını al, evlen, borçlan, ev ve araba al, yüksel, kendine düzgün bir hayat kur. Chinaski’nin hayatıysa bütün bunlara verilmiş uzun, kirli ve çoğu zaman sarhoş bir cevap gibidir: “Siktir et.” Fakat bu cevabın bedeli vardır. Sistemin dışında durmak romantik bir kartpostal değil; parasızlık, açlık, yalnızlık, güvencesizlik ve bazen insanın kendi kendisini yok etmesidir.
Yalnızlık ve Yazının Sürekliliği
“Yalnızlıkla beslenen bir adamdım; onsuz, yiyeceksiz ya da susuz kalmış başka bir adam gibiydim.”⁶
Bukowski’deki yalnızlığı “kimseye ihtiyacım yok” gösterisine indirgemek de yanlıştır. Chinaski yalnızlığı seçer ama aynı zamanda ona bağımlıdır. İnsanlardan kaçar, kadınlara gider; kadınlardan kaçar, içkiye gider; içkiden çıkıp yeniden yalnızlığa döner. Daire tamamlanır. Fakat bütün bu döngünün içinde değişmeyen bir şey vardır: yazmak.
“Ben, ilhamı geçici olarak kesilmiş bir yazarım.”⁷
Bir iş başvurusunda söylenen bu cümle, romanın önemli kırılma noktalarından biridir. Chinaski iş aramaktadır ama kendisini yaptığı iş üzerinden tanımlamaz. Depo görevlisi, sevkiyat elemanı, fabrika işçisi, hatta işsiz bile değildir; yazardır. Factotum sözcüğünün ironisi burada tamamlanmaya başlar: Her işi yapan adamın aslında tek bir işi vardır, geri kalan her şey geçicidir.
“Aç sanatçı miti bir aldatmacaydı.”⁸
Chinaski, New Orleans’taki günlerini hatırlarken haftalar boyunca neredeyse yalnızca iki ucuz şekerlemeyle yaşadığını söyler; amacı yazmaya zaman bırakmaktır. Fakat Bukowski sanat için acı çekmenin güzel olduğunu söylemez, açlığı kutsamaz ve sefaleti romantikleştirmez. Tam tersine açlığın sanatını geliştirmediğini, onu engellediğini belirtir. Chinaski aç kaldığı için yazmaz; yazabilmek için aç kalmayı göze alır. Aradaki fark büyüktür.
Roman boyunca görülen bütün işler böylece başka türlü görünmeye başlar. Herkes Chinaski’nin çalışmak istemediğini sanır; oysa belki de Chinaski yalnızca başkasının işini yapmak istemiyordur. Kendi işini, henüz kimsenin iş saymadığı yıllarda yapmaktadır. Factotum üzerine söylenebilecek belki de en tuhaf cümle şudur: Chinaski işsiz değildir; yalnızca yaptığı işin henüz maaşı yoktur.
Tersine Çevrilmiş Bir Gelişim Romanı
Romanı tersine çevrilmiş bir gelişim romanı gibi okumak mümkündür. Klasik gelişim romanında kahraman dünyaya çıkar, deneyimler yaşar, yanılır, öğrenir, olgunlaşır ve sonunda toplum içindeki yerini bulur. Chinaski de dünyaya çıkar, deneyimler yaşar, yanılır, işlere girip çıkar, içer, sevişir ve kaybeder. Fakat toplumdaki yerini bulmak yerine, orada kendisine ayrılmış bir yere ihtiyacı olmadığını göstermeye çalışır. Modern insan bütün hayatını bir yere varmak üzerine kurarken Chinaski hiçbir yere varmamayı göze alır.
Tam burada büyük paradoks ortaya çıkar. Chinaski işleri, patronları, parayı, saygınlığı, toplumsal beklentileri, kadınları ve hatta kendisini “siktir edip” atabilir; ama yazmayı atamaz. “Fucktotum” kelime oyununun ulaştığı asıl yer budur. Bukowski’nin dünyasında “her şeyi siktir et” mutlak bir nihilizm değildir; bütün yıkımın ortasında dokunulmayan bir şey vardır. Adam her şeyi küçümseyebilir ama boş bir kâğıdın karşısına geçtiğinde aynı rahatlıkla kaçamaz.
Belki de Bukowski’nin aylaklığına dikkat ederken çalışkanlığını gözden kaçırırız. Çünkü toplum “çalışmak” dediğinde fabrikayı, Bukowski yazıyı anlar; toplum üretmek dediğinde malı, hizmeti, maaşı ve kariyeri, Bukowski kelimeyi düşünür. Toplum başarı dediğinde yükselmeyi, Bukowski hayatta kalmayı anlar.
Başarısızlığın Başarısı
Sonunda tarihin küçük alayı gerçekleşir: Toplumun başarısız dediği adam, başarısızlığını yazarak başarılı olur. Sistemin dışına düşüşünü anlatarak sistemin içinde satılan kitapların yazarına dönüşür; parasızlığını metaya, aylaklığını edebî kimliğe, kaybetmesini başarıya çevirir. Sistemden kaçarken sistem tarafından basılır, sisteme küfrederken sistem tarafından satın alınır. Fucktotum yeniden Factotum’un içine girer. Belki kapitalizmin en büyük yeteneklerinden biri de kendisine edilen küfrü bile paketleyip satabilmesidir.
Fakat bu durum romanın temel huzursuzluğunu ortadan kaldırmaz. Factotum hâlâ tatsız bir soru bırakır: Çalışmak istemeyen insan mı başarısızdır, yoksa hayatının büyük bölümünü nefret ettiği bir işi yaparak geçiren insan mı? Bukowski bu soruya düzgün bir cevap vermez; zaten düzgün cevaplar vermek onun işi değildir.
Onaylamadan Okumak
Bize düzgün olmayan bir adam bırakır: İçen, kaybeden, kadınlarla ilişkilerinde çoğu zaman problemli olan, sorumluluktan kaçan, kendisini sabote eden, başkalarını ve kendisini yaralayan bir adam. Onu örnek almak ya da sevmek zorunda değiliz. Belki Bukowski’nin asıl edebî gücü tam burada ortaya çıkar: Onu onaylamadan, hatta bazı yerlerde ondan nefret ederek okuyabiliriz.
İyi edebiyatın görevi bize yalnızca olmak istediğimiz insanları göstermek değildir; bazen kendimizde görmek istemediğimiz tarafları da önümüze koyar. Bukowski bunu temiz bir aynayla yapmaz. Onun aynası çatlak, kirli ve üzerinde içki lekeleri olan bir aynadır. Ama yine de gösterir.
Son Emir: Yaz
Factotum bittiğinde geriye ne fabrikalar, ne patronlar, ne ucuz odalar ne de Chinaski’nin sarhoşlukları kalır. Geriye iki emir kalır: Dünyanın insana söylediği “Fac totum — her şeyi yap” ve insanın dünyaya verebileceği en Bukowskice cevap, “Fucktotum — siktir et.” Fakat burada durursak Bukowski’yi yanlış anlamış oluruz; çünkü bütün dünyaya “siktir et” dedikten sonra adam dönüp daktilosunun başına oturur.
Belki Factotum’un asıl meselesi hiçbir şey yapmamak değil, her şeyi yapmak zorunda olmadığını anlayıp neyi yapmak zorunda olduğunu bulmaktır. Bukowski kendi cevabını bulmuştu. İçebilir, kaybedebilir, kovulabilir, parasız kalabilir, kendinden kaçabilir ve dünyaya küfredebilirdi. Ama bir şeyi yapmaya devam edecekti. Çünkü bütün dünyayı reddederken kendisine koyduğu tek bir istisna vardı: Yaz.
MAKALEYİ BEĞENDİNİZ Mİ?
Faruk YAŞA’nın diğer edebiyat incelemelerini ve yazılarını okuyun.
Tüm makalelere dön