Bir insana mesleğini sorduğunuzda verdiği cevap, bazen o meslekle kurduğu ilişki hakkında düşündüğümüzden çok daha fazla şey söyler.
“Öğretmenlik yapıyorum.”
Bir de:
“Öğretmenim.”
Bu iki cümle ilk bakışta aynı şeyi anlatıyor gibi görünür.
Bence anlatmıyor.
Birincisinde yapılan bir iş vardır.
İkincisinde benimsenmiş bir kimlik.
Elbette günlük dilde “öğretmenlik yapıyorum” diyen herkesten mesleğine yabancı olduğu sonucu çıkarılamaz. Burada tartıştığım şey kelimenin kendisinden çok, kelimenin arkasındaki zihniyettir.
Çünkü öğretmenlik yalnızca belirli saatlerde bir sınıfa girip müfredattaki konuları anlatmak, sınav yapmak, not vermek ve ay sonunda maaş almak değildir.
Öğretmenlik bir meslektir.
Ama yalnızca meslek değildir.
Bir duruştur.
Bir sorumluluktur.
Bir insanın başka bir insanın zihinsel gelişimine dokunduğunun farkında olmasıdır.
Bu yüzden öğretmenlik yaptığını söylemekle öğretmen olduğunu hissetmek arasında görünmez fakat çok önemli bir sınır bulunduğunu düşünüyorum.
Eğitim sistemimizin sorunlarından biri de belki tam burada başlamaktadır:
Öğretmenlik yapan insanımız çok olabilir; fakat gerçekten öğretmen olmayı kaçımız sürdürebiliyoruz?
Öğretmen Öğrenmeyi Bırakabilir mi?
Eğitimde sürekli öğrencinin öğrenememesini tartışıyoruz.
Öğrencinin dikkati dağınık.
Öğrenci kitap okumuyor.
Öğrenci çalışmıyor.
Öğrenci telefonla fazla vakit geçiriyor.
Öğrenci paragraf çözemiyor.
Öğrenci okuduğunu anlamıyor.
Peki öğretmen?
Öğretmen öğrenmeye devam ediyor mu?
Kendi yöntemini sorguluyor mu?
Yirmi yıl önce öğrendiği bir öğretim yönteminin bugün hâlâ geçerli olup olmadığını araştırıyor mu?
Öğrencisinin neden öğrenemediğini gerçekten merak ediyor mu?
Yoksa cevabı çoktan hazır mı?
“Çocuklar değişti.”
“Bunlar okumuyor.”
“Bu sınıftan bir şey olmaz.”
“Zaten dinlemiyorlar.”
“Mevcudu görüyorsun.”
İşte bu cümlelerin başladığı yerde öğretmenin kendisini de sorgulaması gerekir.
Çünkü öğretmenlik, bir fakülteden mezun olunduğu gün öğrenmenin sona erdiği bir meslek değildir.
Tam tersine öğretmenin kendi öğrenmesi o gün başlar.
2000–2023: Değişmeyen Bir Zümre Tartışması
2000 ile 2023 yılları arasında katıldığım zümre toplantılarında beni en fazla şaşırtan meselelerden biri, yeni bir öğretim yönteminin çoğu zaman önce araştırılmak yerine reddedilmesiydi.
Özellikle paragraf sorularının çözümüne ilişkin düşüncelerimi anlattığımda bununla defalarca karşılaştım.
Söylediğim şey aslında çok basitti.
Bir cümleyi anlayabilmek için önce kelimelerin anlamlarını bilmek gerekir.
Fakat kelimelerin anlamlarını bilmek tek başına yetmez.
Cümlede vurgunun nerede olduğunu da görmek gerekir.
Çünkü cümledeki bütün kelimeler aynı düşünsel ağırlığa sahip değildir.
Yazarın ya da konuşanın asıl söylemek istediği düşünceyi yakalayabilen öğrenci, cümlenin ana fikrine ulaşmaya başlar.
Cümlenin ana fikrini görebilen öğrenci ise paragrafı artık kelimelerden oluşmuş uzun bir blok olarak görmez.
Düşüncelerin birbirine bağlandığı bir yapı olarak görür.
İşte hızlı okumanın benim için başlangıç noktası buydu.
Hızlı okumak, kelimelerin üzerinden koşarak geçmek değildir.
Nereye bakacağını bilmektir.
ALES, LES ve DGS öğrencilerime yıllarca bunu öğretmeye çalıştım.
Uzun paragraf karşısında paniğe kapılmamayı;
önce soru kökünü görmeyi;
sorunun kendisinden ne istediğini belirlemeyi;
ardından paragrafta cevabın bulunabileceği düşünce alanını tespit etmeyi öğrettim.
Öğrenciler bunu kavradıklarında okuma hızları değişti.
Çünkü artık her soruda bütün metni aynı yöntemle taramıyorlardı.
Ne aradıklarını biliyorlardı.
Fakat zümre toplantılarında bunu anlattığımda karşılaştığım itiraz çoğu zaman aynıydı:
“Hayır!”
“Paragrafın tamamını okuyacak.”
“Okumadan anlayamaz.”
Peki neden?
İşte çoğu zaman cevabı olmayan soru buydu.
“Ben Böyle Öğretiyorum” Bir Kanıt Değildir
Elbette benim söylediğim her yöntemin doğru kabul edilmesi gerekmiyordu.
Zaten öğretmenlikten beklediğim de bu değildir.
Bir öğretmen yeni bir yönteme itiraz etmelidir.
Sorgulamalıdır.
Denemelidir.
Eksik tarafını göstermelidir.
Gerekirse reddetmelidir.
Fakat önce anlamalıdır.
Çünkü:
“Ben yıllardır böyle öğretiyorum.”
bir pedagojik kanıt değildir.
Bir yöntemin yirmi yıldır kullanılıyor olması onun doğru olduğunu göstermez.
Belki de yirmi yıldır aynı hata tekrarlanıyordur.
Burada tecrübeyle tekrar arasındaki farkı görmek gerekir.
Bir insan yirmi yıl öğretmenlik yapmış olabilir.
Ama bu, mutlaka yirmi yıllık mesleki gelişim yaşadığı anlamına gelmez.
Bazen insan bir yıllık öğretmenlik pratiğini yirmi kez tekrar eder.
Takvim ilerler.
Kıdem artar.
Ama yöntem değişmez.
İşte tecrübe ile kıdem arasındaki fark burada ortaya çıkar.
Sonra Aynı Yöntem Kitaplara Girdi
O yıllarda paragraf çözme yöntemlerinden söz ettiğimde bunların gereksiz olduğunu düşünen meslektaşlarım vardı.
Sonraki yıllarda Limit Yayınları gibi yayınların paragraf kitaplarında “paragraf çözme yöntemleri” benzeri bölümler oluşturulduğunu gördüğümde bunu zümremde de gösterdim.
Mesele:
“Bakın, ben haklıymışım.”
demek değildi.
Bugün de değildir.
Çünkü eğitimde öğretmenin başka bir öğretmene karşı haklı çıkmasının öğrenci açısından hiçbir değeri yoktur.
Benim asıl merak ettiğim şuydu:
Bir yöntem daha sonra başka eğitimciler ve yayınlar tarafından da kullanılmaya başlanmışsa, hiç olmazsa şimdi inceleyecek miyiz?
Şimdi deneyecek miyiz?
Şimdi öğrencinin performansına bakacak mıyız?
Fakat buna rağmen bazı sınıflarda talimat değişmedi:
“Paragrafı baştan sona okuyun.”
İşte burada problem artık paragraf sorusu olmaktan çıkmaktadır.
Problem, öğretmenin kendi yönteminden vazgeçememesidir.
Öğretmen İki Dakikada Çözüyorsa Öğrenci Kaç Dakikada Çözecek?
Bir paragraf sorusunu sınıfta çözerken öğretmen önce paragrafın tamamını okuyor.
Sonra seçeneklere geçiyor.
Seçenekleri tek tek değerlendiriyor.
Tekrar paragrafa dönüyor.
Bir cümleyi yeniden okuyor.
Başka bir seçeneğe bakıyor.
Ve iki dakikadan fazla süren bir çözümün ardından öğrenciye:
“Bu soruyu böyle çözeceksiniz.”
diyor.
Burada çok basit bir soru sormamız gerekir:
Öğretmen iki dakikadan fazla sürede çözüyorsa öğrenci sınavda kaç dakikada çözecek?
Öğrencinin önünde bir tane paragraf sorusu yok.
Onlarca soru var.
Üstelik yalnızca Türkçe testi de yok.
Dolayısıyla sınav öğrenciden yalnızca doğru cevap istemiyor.
Doğru cevaba belirli bir sürede ulaşmasını istiyor.
Öğretmenin görevi de yalnızca sorunun doğru cevabını göstermek değildir.
Doğru cevaba hangi zihinsel yoldan ulaşılacağını öğretmektir.
Ben bazı sorularda soru kökünü okuyup öğrencinin paragrafın neresine bakması gerektiğini birkaç saniye içinde gösterebiliyorsam burada öğretilmesi gereken şey yalnızca cevap değildir.
Yöntemdir.
Çünkü öğrenci sınava öğretmeniyle girmeyecek.
Yöntemiyle girecek.
Sorun On İkinci Sınıfta Değil, Dokuzuncu Sınıfta
Asıl yanlışlarımızdan biri paragraf eğitimini sınav yılına bırakmaktır.
On ikinci sınıfta öğrenciye:
“Paragrafı hızlı çözmelisin.”
diyoruz.
Peki dokuzuncu sınıfta ona nasıl okuyacağını öğrettik mi?
Cümlede vurguyu bulmayı öğrettik mi?
Kelimenin bağlama göre kazandığı anlamı fark ettirdik mi?
Ana düşünce ile yardımcı düşünceyi yalnızca tanım olarak değil, düşüncenin kuruluş biçimi olarak gösterdik mi?
Bir paragrafta düşüncenin nereden nereye yürüdüğünü anlattık mı?
Soru kökünün öğrenciden tam olarak ne istediğini çözümlemeyi öğrettik mi?
Eğer bunları dokuzuncu sınıfta vermediysek on ikinci sınıfta yaşanan sorun sürpriz değildir.
Çünkü paragraf çözmek yalnızca soru çözme becerisi değildir.
Düşünceyi takip etme becerisidir.
Bu beceri yalnızca Türkçe dersinde kullanılmaz.
Tarih sorusunda da gerekir.
Felsefede de.
Coğrafyada da.
Matematik probleminde de.
Üniversitede akademik bir metin okurken de.
Hayat boyunca önümüze konulan bir sözleşmeyi anlamaya çalışırken de.
Okuduğunu anlamak bütün eğitimin altyapısıdır.
Bunu dokuzuncu sınıfta kazandıramayıp on ikinci sınıfta paragraf kampıyla telafi etmeye çalışıyorsak öğrenciye kızmadan önce kendimize bakmamız gerekir.
“Sınıf Çok Kalabalık, Zaten Dinlemiyorlar”
Devlet okullarında ise başka bir cümleyle karşılaşırız:
“Sınıflar çok kalabalık.”
Bu doğru olabilir.
“Çocuklar dinlemiyor.”
Bu da bazı sınıflarda doğru olabilir.
“İmkânlarımız yetersiz.”
Bu da doğru olabilir.
Fakat bu gerçeklerin hiçbiri şu cümlenin gerekçesi olamaz:
“Zaten anlamıyorlar, ne yapalım?”
Çünkü öğretmenlik tam da şartlar ideal olmadığında meslek hâline gelir.
Yirmi kişilik, ilgili, kitap okuyan, sessiz ve öğrenmeye hazır bir sınıfta ders anlatmakla; kırk kişilik, ilgisi dağınık, farklı akademik seviyelerde öğrencilerin bulunduğu bir sınıfta öğrenme ortamı kurmak aynı şey değildir.
İkincisi daha zordur.
Ama zorluğu, sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Öğrencinin dinlememesi öğretmen için yalnızca mazeret değil, aynı zamanda pedagojik bir sorudur:
Neden dinlemiyor?
Anlatım mı uzun?
Konu mu soyut?
Öğrenci ön bilgiden mi yoksun?
Kullandığım yöntem mi yanlış?
Sınıf yönetiminde mi sorun var?
Öğrenci anlattığım şeyin hayatındaki karşılığını mı göremiyor?
Öğretmen bu soruları sormak yerine:
“Bunlardan bir şey olmaz.”
dediği anda öğrencinin öğrenme ihtimalinden önce kendisi vazgeçmiş olur.
Öğretmenin öğrenciden önce vazgeçmeye hakkı olmamalıdır.
Özel Okulda Başka Bir Tehlike: Öğretmenliğin Ticarileştirilmesi
Meselenin başka bir tarafı özel öğretim kurumlarında ortaya çıkmaktadır.
Özel okul bir işletmedir.
Elbette gelir elde etmek zorundadır.
Personel çalıştırır.
Bina gideri vardır.
Vergisi vardır.
Yatırımı vardır.
Ekonomik gerçekliği yok sayamayız.
Fakat eğitim hizmetinin ekonomik bir karşılığının bulunmasıyla eğitimin yalnızca ekonomik bir ürüne dönüştürülmesi aynı şey değildir.
Sorun burada başlar.
Öğrenci “müşteri”ye,
veli “müşteri memnuniyeti”ne,
öğretmen “personel maliyeti”ne,
başarı ise reklam malzemesine dönüştüğü anda öğretmenlik mesleğinin özü zarar görür.
Öğretmen seçerken:
“Bu insan nasıl öğretir?”
sorusundan önce:
“Kaça çalışır?”
sorusu geliyorsa;
öğretmenin mesleki niteliğinden önce veliyi memnun etme becerisi önemseniyorsa;
not, eğitimsel değerlendirme olmaktan çıkıp ticari ilişkinin parçasına dönüşüyorsa;
orada okul hâlâ okul olabilir ama eğitimin anlamı değişmeye başlamıştır.
Öğretmenlik bir işletmenin satış argümanına dönüştürülemez.
Çünkü satılan şey yalnızca ders saati değildir.
Bir insanın geleceğine dokunulmaktadır.
Öğretmenlik Yapmak ile Öğretmen Olmak Arasındaki Çizgi
İşte bu nedenle “öğretmenlik yapıyorum” ile “öğretmenim” arasındaki ayrımı önemsiyorum.
Öğretmenlik yapan kişi ders programına bakar.
Öğretmen olan kişi öğrencisine bakar.
Öğretmenlik yapan kişi:
“Konuyu anlattım.”
der.
Öğretmen:
“Öğrendi mi?”
diye sorar.
Öğretmenlik yapan kişi:
“Dinlemedi.”
der.
Öğretmen:
“Neden dinlemedi?”
diye düşünür.
Öğretmenlik yapan kişi kitabındaki yöntemi uygular.
Öğretmen işe yaramıyorsa başka yöntem arar.
Öğretmenlik yapan kişi:
“Ben anlattım, gerisi ona kalmış.”
diyebilir.
Öğretmen ise anlattığı şeyin karşı tarafta nasıl karşılık bulduğunu merak eder.
Çünkü öğretmenin işi anlatmak değildir.
Öğrenmeyi mümkün kılmaktır.
Bu ayrımın maaşla da ilgisi yoktur.
Öğretmenin emeğinin karşılığını istemesi son derece doğaldır.
Öğretmen de geçinmek zorundadır.
Öğretmenin hakkını talep etmesi meslek idealine aykırı değildir.
Sorun para kazanmak değildir.
Sorun, öğretmenliği yalnızca para kazanılan bir faaliyete indirgemektir.
Öğretmen Kavramını Menfaate Dönüştürmek
Öğretmenlik toplumda güven üreten bir kelimedir.
“Öğretmen” dediğimizde yalnızca bir meslek mensubunu düşünmeyiz.
Bilgi,
rehberlik,
sorumluluk,
güven
ve gelecek kuşaklarla kurulan bir bağ da düşünürüz.
İşte tam da bu nedenle öğretmen kavramı ekonomik veya kişisel menfaat için kullanılmaya son derece müsaittir.
Bir kurum tabelasına “eğitim” yazmak o kurumu eğitim kurumu yapmaya yetmez.
Öğretmenleri reklam yüzü hâline getirmek öğretmene değer verildiğini göstermez.
Sınav derecelerini duvarlara asmak eğitim kalitesinin tek ölçüsü değildir.
Öğretmenlik kavramının toplumsal itibarından yararlanıp öğretmeni yalnızca maliyet kalemi olarak görmek ise daha büyük bir çelişkidir.
Çünkü öğretmenliğin saygınlığını pazarlama aracı olarak kullanırken öğretmenin mesleki özerkliğini, emeğini ve gelişimini önemsemiyorsanız aslında öğretmen kavramını korumuyor;
ondan faydalanıyorsunuz.
Öğretmen Araştırmacıdır
Daha önce üniversitedeki birey için “üniversite öğrencisi” kavramını yetersiz bulduğumu söylemiştim.
Çünkü üniversitedeki birey yalnızca kendisine verilen bilgiyi alan kişi değil, araştırarak bilgiyi özümseyen bir üniversite araştırmacısı olmalıdır.
Aynı düşünce öğretmen için daha da geçerlidir.
Öğretmen de araştırmacıdır.
Kendi alanının araştırmacısı.
Öğrencisinin araştırmacısı.
Kendi yönteminin araştırmacısı.
Sınıfının araştırmacısı.
Bir yöntem neden işe yarıyor?
Bir öğrenci neden öğrenemiyor?
Bir sınıf neden başka bir sınıftan farklı tepki veriyor?
Bu soru türünde öğrenci neden sürekli aynı hatayı yapıyor?
Benim anlatımımın hangi kısmı gereksiz?
Hangi kısmı eksik?
Daha kısa bir yol var mı?
Daha anlaşılır bir örnek verebilir miyim?
Öğretmenin zihninde bunlar hiç yoksa yıllar geçtikçe yalnızca hizmet süresi artar.
Öğretmenliği değil.
Sınavdan Sonra Verilen Cevap
Ve sonra sınav günü gelir.
Yıllarca Türkçe dersi gören,
yıllarca edebiyat dersi gören,
yüzlerce paragraf sorusu çözen öğrenciler sınavdan çıkar.
Mikrofon uzatılır:
“En çok hangi testte zorlandınız?”
Cevap:
“Türkçe.”
Eğer bu cevap yıllar boyunca tekrar ediyorsa artık yalnızca öğrenciye bakamayız.
“Çocuklar kitap okumuyor.”
deyip geçemeyiz.
ÖSYM’yi suçlayamayız.
Paragrafların uzunluğunu konuşup meseleyi kapatamayız.
Şunu da sormamız gerekir:
Biz bu öğrenciye yıllarca ne öğrettik?
Daha önemlisi:
Nasıl okumayı öğrettik mi?
Bir öğrenci on iki yıllık eğitimin sonunda önündeki metni anlamak için hâlâ bütün kelimeler arasında kayboluyorsa eğitim sisteminin bütün bileşenlerinin kendisini sorgulaması gerekir.
Ama sınıfta öğrencinin karşısında duran kişi olarak öğretmenin sorumluluğu daha büyüktür.
Çünkü programı öğretmen uyguluyor.
Yöntemi öğretmen seçiyor.
Soruyu öğretmen çözüyor.
Öğrenci öğretmenin düşünme biçimini yıllarca izliyor.
Öğretmen iki dakikada çözdüğü soruyu öğrenciye bir dakikada çözmesini söylüyorsa burada öğrenciden önce yöntem sorgulanmalıdır.
Sonuç Yerine: “Öğretmenim” Diyebilmek
Öğretmenlik mesleğine ilişkin bütün tartışmaların sonunda benim için mesele yine iki cümle arasındaki farka geliyor:
“Öğretmenlik yapıyorum.”
“Öğretmenim.”
Öğretmen olmak, kusursuz olmak değildir.
Her sorunun cevabını bilmek hiç değildir.
Tam tersine bazen:
“Bilmiyorum.”
diyebilmektir.
Ama ardından:
“Araştıracağım.”
demektir.
Yeni bir yöntemle karşılaştığında:
“Hayır, olmaz.”
demeden önce:
“Neden olmasın?”
diye sorabilmektir.
Yirmi yıldır kullandığı yöntemin karşısına daha iyisi çıktığında yirmi yıllık alışkanlığını öğrencisinin yararı için terk edebilmektir.
Kalabalık sınıfın arkasına saklanmamaktır.
“Dinlemiyorlar zaten.” deyip öğrenciden vazgeçmemektir.
Özel okulda öğrenciyi müşteri olarak görmemektir.
Devlet okulunda maaşı garanti olduğu için öğrenme sonucunu önemsizleştirmemektir.
Öğretmenlik kavramını ticari, kurumsal veya kişisel menfaatin aracına dönüştürmemektir.
Çünkü öğretmenlik bir işi yapmak değil,
bir insanın öğrenmesine karşı sorumluluk duymaktır.
2000–2023 yılları arasındaki zümre toplantılarında karşılaştığım o “Hayır, paragrafın tamamını okuyacak.” cümlesini bugün yalnızca bir yöntem tartışması olarak görmüyorum.
Benim için artık daha büyük bir sorunun simgesidir:
Öğretmenin yeni bilgi karşısındaki tavrının.
Benim yöntemim yanlış olabilirdi.
Eksik olabilirdi.
Geliştirilebilirdi.
Başka bir öğretmen daha iyisini bulabilirdi.
Zaten öğretmenlik tam olarak bunu gerektirirdi.
Araştırmak.
Denemek.
Karşılaştırmak.
Yanılmak.
Düzeltmek.
Ve yeniden öğrenmek.
Çünkü öğrenciye sürekli öğrenmesi gerektiğini söyleyen bir insanın kendisinin öğrenmeyi bırakması, öğretmenliğin en büyük çelişkilerinden biridir.
Belki de bu yüzden eğitimde önce şu soruyu sormamız gerekiyor:
Kaç yıldır öğretmenlik yapıyorsunuz?
değil,
Kaç yıldır öğretmen olarak kendinizi değiştirmeye devam ediyorsunuz?
Çünkü yıllar insanı kıdemli yapabilir.
Diploma öğretmenlik yapma yetkisi verebilir.
Kurum size bir sınıf teslim edebilir.
Ama bunların hiçbiri tek başına insanı öğretmen yapmaz.
Öğretmenlik yapılan bir iş olmaktan çıkıp insanın mesleki kimliğine dönüştüğünde başka bir cümle kurulur:
“Öğretmenlik yapıyorum.” değil;
“Öğretmenim.”
Ve belki de eğitimin geleceği, bu iki ifade arasındaki farkı gerçekten anlayabilen insanların elindedir.
Faruk Yaşa Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
MAKALEYİ BEĞENDİNİZ Mİ?
Faruk YAŞA’nın diğer akademik çalışmalarını ve yazılarını inceleyin.
Tüm makalelere dön