Giriş: Zamanı Anlatmak mı, Zamanın Dışına Çıkmaya Çalışmak mı?

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Ne İçindeyim Zamanın” şiiri, ilk bakışta zaman üzerine kurulmuş kısa bir felsefî şiir gibi görünür. Oysa şiirin dört kıtası birlikte okunduğunda Tanpınar’ın asıl meselesinin zamanı tarif etmek olmadığı anlaşılır. Şair, insan bilincinin zaman karşısındaki konumunu araştırmaktadır. Şiirin hareket noktası bu yüzden “Zaman nedir?” sorusu değildir. Asıl soru: İnsan zamanın neresindedir?

Bundan daha ileri bir soru da şiirin sonuna doğru ortaya çıkar: İnsan zamanın içinde mi yaşar, yoksa yaşadığı zamanın bir kısmını kendi bilinci mi yaratır? Tanpınar’ın şiirindeki zaman, saatin gösterdiği zaman değildir. Saatin zamanı dakikalara, saniyelere ve yıllara bölünebilir. Şiirdeki zaman ise “yekpâre”dir; parçalanmaz, genişler, insanı içine alır ve sonunda insanın içinde yüzdüğü bir varlık alanına dönüşür. Tanpınar üzerine yapılan araştırmalarda bu ayrım özellikle Henri Bergson’un zaman anlayışıyla ilişkilendirilmiştir. Zafer Demir, Tanpınar’ın şiirindeki zamanın sayılara ve saatlere bölünebilen matematiksel zamandan farklı olarak, şiir öznesinin kozmosla birleşme arzusunu taşıyan ontolojik bir zaman olduğunu belirtir. Ece Korkut ise doğrudan “Ne İçindeyim Zamanın” şiirini çözümleyerek metindeki ben, zaman ve uzam ilişkilerinin şiirin anlam örgüsünü oluşturduğunu gösterir. Tarık Özcan da Tanpınar’da zamanın yalnız estetik değil epistemolojik bir problem olduğunu vurgular.

Bu nedenle “Ne İçindeyim Zamanın”, bir zaman şiiri olmaktan önce bir varlık şiiridir.

“Ne İçindeyim”: Şiir Daha İlk Kelimede Kesinliği Reddeder

Şiirin başlangıcı Türk şiirinin en güçlü paradokslarından biridir: “Ne içindeyim zamanın…” Ardından gelen ikinci dize, öznenin zamanın bütünüyle dışında da bulunmadığını söyler. Buradaki ilk önemli unsur “ne… ne de…” yapısıdır. Tanpınar iki ihtimalden birini seçmez. “Zamanın içindeyim” demez. “Zamanın dışındayım” da demez. İkisini birden askıya alır. Böylece şiirin daha ilk iki dizesinde üçüncü bir alan açılır: eşik. Şiir kişisi zamanın eşiğindedir. İnsanın bedeni zamanın içindedir. Yaşlanır, değişir, hastalanır ve ölür. Fakat insanın bilinci, bütün bunların meydana geldiğini fark edebilir. Yaşlandığını bilen varlık, yaşlanmanın yalnız nesnesi değil, aynı zamanda gözlemcisidir.

Bir taş zamanın içindedir. Fakat taş: “Ben zamanın içindeyim.” demez. İnsan bunu söyleyebilir. İşte tam bu bilinç, insanı zamanın hem içine hem bir ölçüde dışına yerleştirir. Tanpınar’ın paradoksunun metafizik gücü buradan gelir.

Şiirin En Küçük Ama En Önemli Kelimelerinden Biri: “Büsbütün”

İkinci dizedeki kritik sözcüklerden biri: büsbütündür. Tanpınar yalnız: “Ne de zamanın dışında” deseydi şiir kişisinin zamanın dışında bulunduğu düşünülebilirdi. Fakat şair: “büsbütün dışında” olmadığını söyler. Bu küçük zarf bütün ontolojik dengeyi değiştirir. Özne zamanın dışında değildir. Ama zamanın içinde de değildir. Demek ki insanın zamanla ilişkisi mutlak değildir. Bir yanı zamanın akışına bağlıdır. Bir yanı o akışı seyretmektedir. Tanpınar’ın kelime hassasiyeti burada açıkça görülür: Tek bir sözcüğü şiirden çıkardığımızda felsefî yapı değişmektedir. “Büsbütün”, şiirin bundan sonraki bütün belirsizliklerinin habercisidir.

Uyanıklıkla rüyanın, bedenle ruhun, hareketle sükûnun, benlikle dünyanın, zamanla zamansızlığın arasındaki sınırlar da ilerleyen kıtalarda aynı şekilde bulanıklaşacaktır.

Şiirin Felsefî Çekirdeği: “Yekpâre, Geniş Bir Ân”

Tanpınar’ın zaman düşüncesinin yoğunlaştığı ifade: “Yekpâre, geniş bir an…” sözüdür. Buradaki kelimelerin hiçbiri rastgele seçilmiş değildir. İlk kelime: yekpâre. Parçalanmamış. Tek parça. Bütün. İnsan ise zamanı anlamlandırmak için sürekli parçalar: saniye, dakika, saat, gün, ay, yıl, geçmiş, şimdi, gelecek. Tanpınar bütün bu bölünmeleri geri alır. Zaman yeniden: yekpâre olur. Şiirin sonraki ifadesi bunu daha da güçlendirir: parçalanmaz akış. Dolayısıyla Tanpınar’ın zamanı “parçalanmış” bir zaman değil, tam tersine parçalanmaya direnen bir zamandır. Bu nokta Bergson’un durée, yani “süre” düşüncesiyle şiir arasındaki en güçlü temas alanıdır.

Bergson için yaşanan gerçek zaman, saatlerin gösterdiği homojen ve birbirinden ayrılmış birimler toplamı değildir. Bilinç durumları birbirine karışır; geçmiş bütünüyle yok olmaz, şimdinin içinde varlığını sürdürür. Tanpınar’ın “yekpâre” kelimesi bu nedenle yalnız estetik bir kelime değildir. Bir zaman teorisidir.

“Geniş” Kelimesinin Olağanüstü Seçimi

Aynı söz grubundaki ikinci kelime daha da şaşırtıcıdır: geniş. Normalde “an”, küçüklüğü ifade eder. Bir an, zamanın neredeyse tutulamayacak kadar küçük bir parçasıdır. Tanpınar ise onu: genişletir. Üstelik “uzun bir an” demez. “Geniş bir an” der. Bu fark önemlidir. “Uzun” deseydi zaman yine çizgi olarak kalırdı. Çizginin yalnız boyu uzardı. “Geniş” dediğinde ise zaman mekânsal bir özellik kazanmaya başlar. Artık an bir nokta değildir. İçine girilebilecek bir alan hâline gelir. Geçmiş bu alanın içine girebilir. Gelecek beklenti biçiminde bu alanın içine girebilir. Şimdi onları taşıyabilir. Bir insan birkaç saniye içinde çocukluğunu hatırlayabilir.

Bir koku otuz yıl öncesini bugüne getirebilir. Henüz olmamış bir olayın korkusu şimdiki zamanı kaplayabilir. Böylece bilinç açısından “şimdi”, yalnız şimdiden oluşmaz. Bu nedenle Tanpınar’ın üç kelimesi: yekpâre – geniş – ân neredeyse bütün şiirin felsefesidir.

“Akış”: Zaman Daha İlk Kıtada Bir Sıvıya mı Dönüşüyor?

İlk kıtanın sonunda: akış kelimesi vardır. Bu sözcüğü şiirin sonuna kadar unutmamak gerekir. Çünkü son kıtada şiir kişisi: yüzmektedir. Akış ve yüzmek. İlk kıta ile son kıta birbirine bu iki kelimeyle bağlanır. Demek ki zaman daha başlangıçta yalnız soyut bir kavram değildir. Bir akışkan gibi düşünülmektedir. Şiir kişisi onun karşısında değildir. Onun içindedir. Ama ilk iki dizenin paradoksu nedeniyle bütünüyle içinde de değildir. Bu durum şiirin sonundaki “yüzmekteyim” fiiline kadar gelişerek devam edecektir. Başlangıçtaki soyut zaman akışı, şiirin sonunda neredeyse kozmik bir sıvıya veya ışık denizine dönüşür. Şiirin mimarisi bu bakımdan şaşırtıcı derecede kapalı ve bilinçlidir.

İkinci Kıta: Zamanın Ardından Rüya Gelir

İkinci kıtada şiirin kelime alanı değişir. Artık: rüya, renk, şekil, rüzgâr, tüy, hafiflik vardır. İlk kıtanın soyut felsefesi görüntüye dönüşür. Tanpınar dünyanın kendisinin bir rüya olduğunu söylemez. Daha incelikli bir ifade seçer: “rüya rengi”. Bu çok önemlidir. Rüyanın kendisi değil: rengin rüyalaşması söz konusudur. Dünya kaybolmaz. Fakat görünüşü değişir. Bu da şiirde fiziksel dünyadan çok algının değiştiğini düşündürür.

“Her Şey” Değil, “Her Şekil”

Tanpınar: “Her şey…” demek yerine: “her şekil” ifadesini kullanır. “Şey” nesnenin kendisini, “şekil” ise görünüşünü öne çıkarır. Bu küçük kelime tercihi şiiri fenomenolojik bir alana taşır. Dünya gerçekten değişmiş olmak zorunda değildir. Dünyanın bilinçte görünüşü değişmiştir. Özne farklı bir bilinç durumuna geçtikçe nesneler de başka görünmektedir. Rüya burada bir kaçış değil, alternatif algılama biçimidir. Rüyada kronolojik zamanın yasaları zaten bozulur. Yıllar birkaç saniyeye sığabilir. Çocuklukla şimdi yan yana gelebilir. Ölmüş biri yeniden görülebilir. Mekânlar birbirinin içine geçebilir. Bu yüzden şiirde:

rüya ile yekpâre zaman birbirini tamamlar. Rüya, kronolojik zamanın parçalarını yeniden birleştirebilen bilinç alanıdır.

“Uyuşmak”: Dünyanın Duyularını Kaybetmesi

İkinci kıtanın bir başka dikkat çekici fiili: uyuşmak. Bu fiil fiziksel bir durgunluğu, duyuların hafiflemesini, bedenin sınırlarının silikleşmesini, yarı uyanık bir bilinci çağrıştırır. Şiirde “şekiller” sanki uyuşmuştur. Bu görüntü şiirin genel hareketiyle uyumludur. Zamanın gündelik gerçekliği çözülürken dünyanın maddiliği de yavaşça çözülmektedir. Şiir kişisi sanki olağan bilincin kıyısından başka bir bilinç durumuna geçmektedir.

Tüyden Daha Hafif Bir İnsan

İkinci kıtanın sonunda Tanpınar hafifliğin bilinen en doğal imgelerinden birini seçer: tüy. Üstelik tüy yerde değildir. Rüzgârda uçmaktadır. Fakat şiir kişisi kendisini ondan bile daha hafif hisseder. Bu fiziksel bir ölçüm değildir. Varlık ağırlığının azalmasıdır. Bedenin ağırlığı, dünyanın ağırlığı, belki zamanın ağırlığı azalmaktadır. Burada şiir ilk kıtadaki zaman probleminden açıkça metafizik bir bilinç durumuna doğru ilerler. Birinci kıtada zamanla sınır bozulmuştur. İkinci kıtada: bedenle sınır bozulmaya başlar.

Üçüncü Kıta: Zamanın Dışından İnsanın İçine

Üçüncü kıtanın en belirgin değişikliği zamir ve beden kelimelerinde görülür: “başım” ve “içim”. Dışarıdaki zaman ve dünya artık insanın içine çekilmiştir. Tanpınar insanı adeta iki bölgeye ayırır: baş ve iç. Baş, zihinsel faaliyetin; “iç” ise daha derin ruhsal varoluşun alanıdır. Fakat ikisine çok farklı imgeler verir.

“Sükûtu Öğüten Değirmen”: Şiirin En Cesur Metaforlarından Biri

Tanpınar başını: değirmene benzetir. Bu yeterince şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan değirmenin öğüttüğü şeydir: sükût. Değirmen normalde buğday öğütür. Maddi bir şeyi parçalar. Tanpınar ise maddesiz bir şeyi: sessizliği öğütür. Üstelik çalışan değirmen ses çıkarır. Fakat bu değirmenin hammaddesi sessizliktir. Böylece imge kendi içinde paradoks oluşturur: hareketin merkezinde sükûn. Bu şiirin bütün zaman düşüncesinin başka bir biçimidir. Zaman akmaktadır. Fakat insan zamansızlığa yaklaşır. Baş çalışmaktadır. Ama bilinç sessizliğin içine doğru ilerlemektedir.

Neden “Sessizlik” Değil “Sükût”?

Tanpınar’ın kelime seçimi burada yine belirleyicidir. “Başım sessizliği öğüten…” ifadesi anlam bakımından mümkündür. Ama Tanpınar: sükût der. “Sükût”un kültürel hafızası “sessizlik”ten daha geniştir. Susmak, içe dönmek, mistik sessizlik, dünyadan çekilmek, derin dinginlik çağrışımlarını taşır. Kelimenin fonetiği de önemlidir. “Sükût” sert biçimde kapanır. Şiirin ağırlaşan ritmine katılır. Tanpınar’ın kelimeleri yalnız sözlük anlamlarıyla yaşamaz. Sesleriyle ve tarihleriyle şiire girerler.

“Uçsuz Bucaksız Değirmen”: Zihin Nasıl Sonsuz Olabilir?

Normal bir değirmen sınırlıdır. Tanpınar’ın değirmeni: uçsuz bucaksızdır. Dolayısıyla zihin fiziksel sınırlarını aşar. İlk kıtada “ân” genişlemişti. Üçüncü kıtada “baş” genişlemektedir. Bu iki hareket birbirine benzer. Tanpınar şiir boyunca sınırları sürekli büyütür: ân → genişler, zihin → sonsuzlaşır, ben → dünyayı içine alır, insan → ışığın içinde yüzer. Böylece şiirin temel hareketlerinden biri: sonludan sonsuza geçiştir.

“İçim Muradına Ermiş”: Arzu Bittiğinde Zaman da Değişir mi?

“Muradına ermek” şiirin önemli dönüm noktalarındandır. Muradına eren kişi artık istemez. Eksiklik duygusu azalır. Bekleme sona erer. Burada zamanla çok ince bir bağlantı vardır. İnsan geleceği çoğu zaman arzu nedeniyle üretir: “Yarın şu olacak.” “Bir gün buna ulaşacağım.” Arzu geleceğe doğru uzanır. Fakat iç: muradına ermişse, gelecek için bekleme ihtiyacı azalır. Bu durumda psikolojik zaman da değişir. Belki Tanpınar’ın “yekpâre ân”ının koşullarından biri budur: Arzunun zamanı parçalamaktan vazgeçmesi. Artık “sonra” yoktur. Bir çeşit tamamlanmış şimdi vardır.

“Abasız, Postsuz Bir Derviş”: Şiirin Metafiziği Burada Açığa Çıkar

Tanpınar ruhsal durumu: derviş imgesiyle anlatır. Fakat bu derviş: abasızdır. postsuzdur. İki sıfat son derece önemlidir. Aba ve post, tarihsel tasavvuf kültürünün görünür işaretleridir. Tanpınar bu işaretleri çıkarır. Geriye: dervişlik hâli kalır. Bu nedenle şiirde tasavvufî bir duyarlılıktan söz etmek mümkündür; fakat şiiri belirli bir tarikata veya doktrine indirgemek doğru olmaz. Tanpınar’ın yaptığı daha modern ve daha kişisel bir metafiziktir. Dervişlik vardır. Ama üniforması yoktur. Mistik doyum vardır. Ama kurumsal çerçeve belirtilmez. Bu yüzden “abasız, postsuz” iki sıfat şiirin yalnız betimleyici değil felsefî sözcükleridir.

Şiirin metafiziğini dogmadan ayırırlar.

Şiirin Son Kıtası: Dünya Artık Dışarıda Değildir

Son kıtaya gelindiğinde şiirin ontolojisi tamamen tersine döner. Gündelik düşüncede: insan dünyanın içindedir. Tanpınar ise dünyanın kökünü: “bende” diye kurar. Dünya bir: sarmaşık olmuştur. Bu, şiirin en büyük metaforlarından biridir. Sarmaşık kök salar. Büyür. Yayılır. Başka şeylerin etrafını sarar. Tanpınar dünyayı öznenin dışında duran bağımsız bir dekor olmaktan çıkarıp, kökü benlikte bulunan organik bir varlığa dönüştürür. İlk kıtada soru: “Ben zamanın neresindeyim?” idi. Son kıtada durum tersine dönmüştür: Dünya benim neresinde?

Ve cevap: kökü bende.

“Görmek” Değil “Sezmek”

Şiirin en önemli fiillerinden biri: sezmek. Tanpınar: “Dünyayı böyle görüyorum.” dememektedir. “Seziyorum” demektedir. Bu kelime Bergsoncu okumayı özellikle güçlendirir. Bergson’da sezgi, varlığın hareketini dışarıdan kavramlara bölmek yerine onun içine girerek kavramaya yönelik temel felsefî yöntemlerden biridir. Tanpınar’ın şiir kişisi de zamanı ölçmez. Hesaplamaz. Tanımlamaz. Sezer. Bu yüzden şiirin yaptığı şey ile şiirin söylediği şey birbirine dönüşür. Tanpınar zamanı açıklamaz. Okurun: zamanı sezmesini sağlar.

“Mavi, Masmavi”: Şiirin Sonunda Neden Işık Var?

Şiirin son sahnesinde: ışık vardır. Fakat yalnız “ışık” değildir. Rengi: mavi, masmavi. Tanpınar tek kez “mavi” demekle yetinmez. “Masmavi” sözcüğüyle rengin doygunluğunu artırır. Bu tekrar yalnız görsel değildir. Mavi: gökyüzünü, denizi, derinliği, sonsuzluğu, uzaklığı, sükûnu çağrıştırabilir. Fakat şiirde daha tuhaf bir şey olur. Mavi bir nesnenin rengi değildir. Işığın kendisi mavidir. Ve şiir kişisi bu ışığı dışarıdan seyretmez. Onun: ortasındadır. Böylece gözlemci ile gözlenen arasındaki mesafe ortadan kalkar.

Son Fiil: “Yüzmekteyim”

Şiirin finalindeki fiil: yüzmek. Bu kelime şiirin tamamını geriye doğru yeniden okumamıza neden olur. İlk kıtada: akış vardı. Son kıtada: yüzmek. Başlangıçta zaman akmaktadır. Finalde insan o akışın içinde yüzmektedir. İlk kıtadaki soyut zaman, son kıtada: ışıkla dolu kozmik bir ortam hâline gelmiştir. Bu nedenle şiirin yapısı doğrusal değil: çemberseldir. Son dize ilk kıtayı tamamlar. Şiir başladığı yere dönmez; başladığı kavramı başka bir bilinç düzeyinde yeniden kurar. Başlangıç: zamanın akışı. Sonuç: o akışın içinde yüzen benlik.

Zamanın İçinde İnsan mı, İnsanın İçinde Zaman mı?

Burada şiirin başlangıcındaki problem tersine çevrilebilir. Geçmiş nerede bulunmaktadır? Fiziksel olarak artık yoktur. Ama insanın hafızasında yaşamaktadır. Gelecek nerede bulunmaktadır? Henüz gerçekleşmemiştir. Ama beklenti ve korku aracılığıyla şimdiki bilince girebilir. Şimdi ise söylenir söylenmez geçmişe dönüşür. O hâlde insanın yaşadığı zamanın önemli bir kısmı: bilinçte kurulmaktadır. Bu yüzden: “Ben zamanın içindeyim.” demek eksiktir. Belki zaman da: benim içimdedir. Son kıtanın “kökü bende” ifadesi bu açıdan yalnız dünya için değil, şiirin zaman anlayışı için de geriye dönük bir anahtar hâline gelir.

Bergson: Saatin Zamanı ile Yaşanan Zaman

Tanpınar’ın şiirindeki zaman problemi Bergson’la ilişkisi kurulmadan eksik kalır. Saatin zamanı eşit parçalara bölünür. Bir dakika herkes için altmış saniyedir. Fakat: acı çeken kişinin bir dakikasıyla, sevdiği insanı bekleyen kişinin bir dakikasıyla, uyuyan kişinin bir dakikasıyla, ölüm tehlikesindeki kişinin bir dakikası aynı şekilde yaşanmaz. Burada fiziksel ölçüm değişmez. Fakat: zamanın deneyimi değişir. Bergson’un durée kavramının temelinde bu içsel süre fikri bulunur. Bilinçte zaman, cetvelle ölçülebilen bir çizgi değildir. Hâller birbirine karışır. Geçmiş şimdinin içinde yaşamaya devam eder. Tanpınar’ın: “yekpâre”

ve “parçalanmaz” kelimeleri bu bakımdan şiirin felsefî omurgasını oluşturmaktadır.

Metafizik: İnsan Zamanı Seyredebiliyorsa Nerede Duruyor?

Şiirin metafizik sorusu yalnız zamanın niteliği değildir. İnsan bilincinin zaman karşısındaki konumudur. Eğer insan bütünüyle zamanın içindeyse zamanı nasıl düşünebilir? Zamanın dışına hiçbir biçimde çıkamıyorsa onun aktığını nasıl fark edebilir? Bu sorular bilimsel olmaktan çok ontolojiktir. İnsan bedeni zamanın içindedir. Ama bilinç, geçmişi hatırlayarak ve geleceği tasarlayarak kronolojik “şimdi”nin sınırını aşabilir. İşte şiir kişisi bu nedenle: hem zamanın içindedir hem değildir. “Büsbütün” kelimesinin ilk kıtadaki önemi tekrar ortaya çıkar. Tanpınar mutlak bir zamansızlık iddia etmez. Bir eşik deneyimi anlatır.

Einstein ve Görelilik: Şiiri Fizik Kitabına Çevirmeden

Burada modern fiziğe geçmek mümkündür, fakat dikkatli olmak gerekir. Tanpınar’ın şiirini: “Einstein’ın Görelilik Kuramı’nın şiir biçimidir.” şeklinde yorumlamak tarihsel ve bilimsel bakımdan aşırı olur. Özel ve genel görelilikte zamanın göreli oluşu fiziksel olarak: hareket, referans sistemi, kütleçekim ve uzay-zaman yapısıyla ilgilidir. Tanpınar’ın şiirinde ise: bilinç tarafından yaşanan zaman söz konusudur. Bunlar aynı değildir. Ancak modern düşünce açısından önemli bir ortak nokta bulunmaktadır: mutlak zamanın kaybı. Newtoncu mutlak zaman tasavvurunda zaman, evrenden ve gözlemciden bağımsız şekilde aynı biçimde akar.

Einstein sonrası fizik bu mutlaklığı sarsmıştır. Bergson ise başka bir düzlemde mekanik saat zamanıyla bilinçte yaşanan süreyi birbirinden ayırmıştır. Tanpınar ise şiirde: “ân”ı genişleterek, zamanı parçalanmaz hâle getirerek, rüyayı devreye sokarak, benliği zamanın hem içine hem dışına yerleştirerek mutlak ve homojen zaman duygusunu parçalar. Dolayısıyla Einstein ile Tanpınar arasında: doğrudan etkilenme değil, modern çağın zaman hakkındaki eski kesinliğini kaybetmesinin iki farklı görünümü üzerinden karşılaştırma yapılabilir.

Görelilikten Göreceli Zaman Deneyimine

Fiziksel görelilik ile psikolojik göreceliği birbirine karıştırmamak gerekir. Fakat insan deneyiminde zamanın değişkenliği tartışılmaz derecede güçlüdür. Bir saniye bazen uzun hissedilir. Yıllar bazen tek görüntüye sıkışır. Rüyada birkaç dakikada uzun olay dizileri yaşanabilir. Travmatik veya olağan dışı bilinç hâllerinde zamanın hızlandığı ya da yavaşladığı hissedilebilir. Bu noktada “Ne İçindeyim Zamanın”ın başlangıcındaki paradoks, yalnız metafizik değil: fenomenolojik bir anlam da kazanır. İnsan saat zamanının içindedir. Ama yaşadığı zaman, saatin gösterdiğiyle özdeş değildir.

ŞİİRİN BEKLENMEDİK BİR OKUMASI: ÖLÜM EŞİĞİNDE MİYİZ?

Şiirin dört kıtasını ardışık biçimde yeniden düşünelim. Önce: zamanın içinde ve dışında bulunma duygusu. Sonra: rüya benzeri algı. Ardından: olağanüstü hafiflik. Sonra: derin sükût. Dünyevî işaretlerden sıyrılmış bir derviş hâli. Ben ile dünya arasındaki sınırın bozulması. Ve sonunda: mavi, masmavi bir ışığın ortasında yüzme. Bu diziliş başka bir fenomeni ister istemez hatırlatmaktadır: yakın ölüm deneyimlerini. Yakın ölüm deneyimi yaşayan kişilerin anlatıları üzerine yapılan çağdaş araştırmalarda ortaklaşan bazı özellikler rapor edilmektedir: zaman algısında değişme, rüya benzeri veya olağan dışı bilinç, bedenden ayrılma veya bedensel ağırlığın kaybolduğu hissi,

yoğun huzur, parlak ışık, evrenle bütünleşme hissi. Bu benzerlik ilk bakışta şaşırtıcıdır. Nitekim yakın ölüm deneyimlerinin nörolojik fenomenolojisini inceleyen araştırmalar, parlak ışık, huzur, beden dışı deneyim, zamanın farklı algılanması ve evrenle birlik hissini sık rapor edilen unsurlar arasında göstermektedir. Burada sorulması gereken dikkat çekici soru şudur: Tanpınar’ın şiirindeki “rüya – hafiflik – sükût – derviş – kozmik bütünlük – ışık – yüzmek” dizisi, ölüm eşiğine ilişkin insan deneyiminin şiirsel bir karşılığı olarak okunabilir mi?

Bu soruyu sormak mümkündür. Fakat cevabı: “Evet, şiir kesinlikle bir yakın ölüm deneyimini anlatmaktadır.” olamaz. Böyle bir hüküm verebilmek için Tanpınar’ın gerçekten böyle bir deneyim yaşadığına ve şiiri bunun üzerine kurduğuna ilişkin biyografik belge gerekir. Elimizde böyle bir kanıt bulunmadığı sürece bu yalnızca: fenomenolojik bir okuma ihtimalidir. Fakat bu ihtimal hafife alınacak kadar yüzeysel de değildir.

“Mavi, Masmavi Bir Işık” Neden Bu Kadar Şüphelendirici?

Yakın ölüm deneyimi literatüründe en sık bildirilen motiflerden biri: parlak ışık deneyimidir. Yakın dönem tıbbi derlemelerde kalp durması sonrası bu tür deneyimler bildiren kişilerin önemli bir bölümünün ışıkla çevrelenme veya parlak ışık görme hissinden söz ettiği görülmektedir. Bazı anlatılar: ışığa yaklaşma, ışığın içinde bulunma, beden sınırlarının kaybolması, huzur ve bütünlük duygusunu birlikte tarif eder. Tanpınar’ın son görüntüsü ise: ışığa dışarıdan bakmak değildir. Özne: ışığın ortasındadır. Daha da önemlisi: orada yüzmektedir. Burada sıradan bir “ışık gördüm” imgesi yoktur. Işık insanı çevreleyen bir ortam hâline gelmiştir.

Şiir kişisi artık zeminde duran beden değildir. Sanki ağırlıksızlaşmış ve başka bir ortamın içinde bulunmaktadır. Bu görüntüyü ikinci kıtadaki: tüyden bile hafif olma hissiyle birlikte okuduğumuzda benzerlik daha dikkat çekici hâle gelir.

Kişisel Deneyimin Açtığı Soru

Bu noktada eleştirmenin kişisel deneyimi de yorumun çıkış noktalarından biri olabilir; ancak onun statüsünü doğru belirlemek gerekir. Ölümle çok yakından karşılaşılan bir deneyimde insanın çevresini veya kendisini kuşatan mavi, yoğun bir ışık algısı yaşamış olması, Tanpınar’ın “mavi, masmavi bir ışık” imgesiyle karşılaşıldığında kaçınılmaz olarak şu soruyu doğurabilir: “Benim yaşadığım şeye çok benzeyen bu görüntüyü Tanpınar neden seçti?” Bu soru edebiyat eleştirisi açısından meşrudur. Hatta güçlüdür. Çünkü edebiyatın anlamı yalnız yazarın bilinçli niyetinden doğmaz; okurun deneyimleri de metindeki bazı imkânları görünür hâle getirebilir.

Fakat kişisel deneyim: biyografik kanıt değildir. “Ben böyle bir şey yaşadım ve Tanpınar aynı imgeyi kullandı; öyleyse Tanpınar da bunu yaşamıştır.” şeklindeki çıkarım bilimsel olmaz. Bunun yerine daha incelikli bir önerme kurulabilir: Kişisel ölüm eşiği deneyimi, şiirde daha önce yalnız “mistik mavi ışık” olarak görülen imgenin, ölüm ve değişmiş bilinç hâlleri açısından yeniden fark edilmesini sağlamaktadır. Bu durumda deneyim: kanıt değil, yorumun merceğidir.

Renk Meselesi: Yakın Ölüm Literatürü “Mavi” mi Diyor?

Burada özellikle dikkatli olmak gerekir. Yakın ölüm deneyimi araştırmaları yaygın olarak: parlak veya yoğun ışık bildirimlerinden söz eder. Fakat ışığın zorunlu ve evrensel biçimde: mavi olduğunu söylemez. Bu nedenle Tanpınar’ın “mavi, masmavi”sini doğrudan standart bir yakın ölüm deneyimi göstergesi olarak sunamayız. Asıl dikkate değer benzerlik: ışığın rengi değil, özneyi çevreleyen bir varlık alanına dönüşmesidir. Tanpınar’ın özgünlüğü burada ortaya çıkar. Yakın ölüm anlatılarında ışık görülebilir. Tanpınar: ışığın içinde yüzdürür. Şiir deneyimi estetik olarak yeniden kurar.

Bilim Ne Söylüyor?

Yakın ölüm deneyimleri bilimsel literatürde gerçek bir araştırma konusudur. Buradaki “gerçek”, anlatılanların ölüm sonrası yaşamın kanıtı olduğu anlamına gelmez. İnsanların gerçekten bu tür yoğun ve hatırlanabilir deneyimler bildirdikleri anlamına gelir. Kalp durması sonrası araştırmaları inceleyen güncel derlemelerde: huzur, ışık, bedenin dışında bulunma hissi, zamanın hızlanması veya yavaşlaması, olağanüstü bilinç deneyimleri rapor edilmektedir. Fakat bunların nedeni konusunda tek bir kabul edilmiş açıklama yoktur. Hipoksi, beyin dolaşımındaki değişiklikler, REM benzeri süreçler, nörotransmiter değişimleri, psikolojik savunma mekanizmaları

ve başka nörofizyolojik modeller ileri sürülmüştür. Dolayısıyla şiiri ölüm sonrası yaşamın bilimsel kanıtına çevirmek de doğru değildir. Akademik olarak savunulabilecek önerme şudur: Tanpınar’ın şiirinin son iki kıtasında oluşturduğu bilinç hâli ile modern yakın ölüm deneyimi anlatılarında kaydedilen bazı fenomenolojik öğeler arasında dikkat çekici benzerlik bulunmaktadır. Bu kadar. Ama bu “kadar” bile şiirin yeni bir okuması için yeterince önemlidir.

Belki Şiirin “Zaman Dışılığı” Ölüm Sınırının Zamanıdır

Bu noktada şiirin ilk iki dizesine tekrar dönmek gerekir. Ölüm, insanın zamanla ilişkisinin mutlak sınırıdır. Yaşayan insan zamanın içindedir. Ölüm: zamanın dışında olma fikrini çağrıştırır. Peki ölümün eşiğinde bulunan insan? Belki: ne bütünüyle zamanın içindedir, ne de büsbütün dışında. Bu okuma şiirin ilk iki dizesine beklenmedik bir anlam yükler. Şiir kişisi henüz zamandan çıkmamıştır. Ama sıradan kronolojik zamanın içinde de değildir. Rüya benzeri bilinç, bedensel hafiflik, sükût, dünyevî işaretlerin ortadan kalkması, ben ile evren sınırının silinmesi, ışığın içinde yüzme bu eşik duygusunu tamamlıyor görünür.

Yine de bunun: şiirin mümkün okumalarından biri olduğunu korumak gerekir. Bütün şiiri yalnız ölüm deneyimine indirgemek, Bergsoncu ve estetik yapıyı gereksiz biçimde daraltır. Ama bu okumayı hiç görmemek de şiirin son kıtasındaki olağanüstü bilinç hâlini eksik bırakabilir.

Ölüm, Şiirde Geçmeyen Ama Her Yerde Bulunan Kelime mi?

Şiirde “ölüm” kelimesi açıkça kullanılmaz. Fakat zaman üzerine derin bir şiirin arkasında ölümün bulunması şaşırtıcı değildir. İnsan neden zamanı önemser? Çünkü sınırlıdır. Neden geçen ân acı verir? Çünkü geri dönmez. Neden zamanı durdurmak veya “yekpâre” hâle getirmek ister? Çünkü parçalanmış zaman bizi sona doğru götürür. Bu bakımdan: ölüm, şiirin söylenmemiş kelimesi olarak düşünülebilir. Tanpınar ölümden söz etmeden, ölümün insan bilincine dayattığı zaman problemini şiirin merkezine yerleştirir. Yakın ölüm deneyimi okuması da bu gizli kelimeyi görünür kılmaktadır.

Rüya – Derviş – Işık: Şiirin Metafizik Merdiveni

Şiirin imgelerini sıraladığımızda çok düzenli bir yükseliş görülür: rüya gerçekliğin sertliğini çözer. hafiflik bedenin ağırlığını çözer. sükût gündelik zihinsel gürültüyü çözer. derviş dünyevî benliği çözer. sarmaşık ben ile dünya arasındaki ayrımı çözer. ışık özne ile kozmos arasındaki son mesafeyi çözer. Ve: yüzmek bu bütünleşmenin hareketidir. Bu nedenle şiirin dört kıtası aslında tek bir bilinç dönüşümünü anlatmaktadır. Şiir kişisi birinci dizedeki kararsızlıktan son dizedeki kozmik bütünlüğe doğru ilerler. Başlangıçta: nerede olduğunu bilemez. Finalde: ışığın içindedir.

Şiirin Fiilleri Bile Aynı Yolculuğu Anlatır

Tanpınar’ın fiil seçimine bakmak da şiirin yapısını açığa çıkarır. Akmak. Uyuşmak. Uçmak. Öğütmek. Murada ermek. Olmak. Sezmek. Yüzmek. Bunların tamamı dönüşüm ve hareket bildirir. Fakat ilginç bir paradoks vardır: Şiirde hareket çoğaldıkça ruh sakinleşir. Rüzgâr hareket eder. Tüy uçar. Değirmen döner. Sarmaşık büyür. Zaman akar. İnsan yüzer. Ama: iç muradına ermiştir. Tanpınar sükûnu hareketsizlikte bulmaz. Akışın içinde bulur. Bu da Bergsoncu süreyle şiirin metafizik yönünün birbirine bağlandığı noktalardan biridir.

Kelimeler Değiştirilebilir mi?

Tanpınar’ın şiirini güçlü yapan şey yalnız düşüncesi olsaydı aynı düşünceler başka kelimelerle de söylenebilirdi. Fakat şiir değişirdi. “Yekpâre” yerine: bütün diyebiliriz. Ama kültürel ve fonetik yoğunluk azalır. “Geniş” yerine: uzun diyebiliriz. Ama zaman yeniden çizgiye dönüşür. “Sükût” yerine: sessizlik diyebiliriz. Ama mistik ve tarihsel çağrışım azalır. “Sezmek” yerine: görmek diyebiliriz. Ama şiirin Bergsoncu ve metafizik alanı daralır. “Derviş” yerine: huzurlu insan diyebiliriz. Ama bütün kültürel hafıza silinir. “Sarmaşık” yerine: bitki diyebiliriz. Ama dünya ile benliğin birbirini sarma düşüncesi ortadan kalkar.

“Mavi” yerine başka renk düşünülebilir. Ama gök, deniz, derinlik ve sonsuzluk çağrışımları değişir. Ve: “yüzmek” yerine: durmak deseydi, ilk kıtadaki “akış”la kurulan bütün bağ kopardı. Dolayısıyla Tanpınar’da kelime: düşüncenin elbisesi değildir. Kelimenin kendisi: düşüncedir.

Şiirin Dört Kıtası Aslında Ne Yapıyor?

Şiirin mimarisini artık bütün olarak görebiliriz. Birinci kıta: ben ile zaman arasındaki sınırı bozar. İkinci kıta: ben ile maddi gerçeklik arasındaki sınırı bozar. Üçüncü kıta: ben ile dünyevî arzu arasındaki sınırı bozar. Dördüncü kıta: ben ile kozmos arasındaki sınırı bozar. Dolayısıyla şiir genişlemektedir. Ama aynı zamanda derinleşmektedir. Dış dünyadan içeri, içeriden tekrar evrene. Bu hareket: ben → zaman → rüya → iç → dünya → ışık şeklinde düşünülebilir. Tanpınar’ın şiirindeki benlik kaybolmaz. Dikkat edilirse: “başım”, “içim”, “bende”, “sezmekteyim”, “yüzmekteyim” gibi yapılar sürekli benliği korur. Bu nedenle şiirde tam anlamıyla mistik bir fenâ, yani benliğin tümden ortadan kalkması yoktur.

Daha doğru ifade: benlik yok olmaz; genişler.

Şiirin En Büyük Başarısı: Felsefeyi Şiir Olduğunu Unutturmadan Söylemek

Tanpınar: “Gerçek zaman homojen değildir.” deseydi felsefe yapmış olurdu. “Bilinç geçmiş ile geleceği şimdide bütünleştirir.” deseydi psikoloji veya fenomenoloji yazmış olurdu. “Özne ile nesne arasındaki ontolojik ayrım ortadan kalkmaktadır.” deseydi akademik bir metin yazmış olurdu. “Değişmiş bilinç hâlinde insan bedensel hafiflik ve kozmik bütünlük yaşayabilir.” deseydi nöropsikolojiye yaklaşırdı. Bunların hiçbirini yapmaz. Birkaç kelime seçer: yekpâre. geniş. rüya. tüy. sükût. derviş. sarmaşık. sezmek. masmavi. ışık. yüzmek. Ve kavramları imgeye dönüştürür. Tanpınar’ın şiir eleştirisi açısından en büyük başarısı budur:

Soyut düşünceyi açıklamaz; ona beden verir. Zamanı tarif etmez. Akıtır. Sessizliği tanımlamaz. Öğütür. Ben-dünya ilişkisini anlatmaz. Dünyayı insanın içine kök salar. Kozmik bütünleşme demez. İnsanı masmavi ışığın içinde yüzdürür.

Sonuç: ZAMANIN MI İÇİNDEYİZ, IŞIĞIN MI?

“Ne İçindeyim Zamanın” şiirinin ilk iki dizesi son derece güçlüdür; fakat şiirin bütünü yalnız bu paradoksun açıklaması değildir. İlk iki dize: kapıdır. Şiirin geri kalanı o kapıdan geçildiğinde yaşanan deneyimdir. İlk kıtada insan mekanik zamanın dışına yaklaşır. Zaman yekpâreleşir. Ân genişler. Akış parçalanamaz hâle gelir. İkinci kıtada gerçekliğin sert sınırları gevşer. Dünya rüya rengine bürünür. Beden tüyden bile hafif hissedilir. Üçüncü kıtada bilinç dış dünyadan kendisine döner. Baş sükûtu öğüten sonsuz bir değirmene, iç ise muradına ermiş, abasız postsuz bir dervişe dönüşür. Son kıtada artık insan ile dünya arasındaki sınır bile kalmaz.

Dünya insanın içine kök salar. İnsan onu görmez: sezer. Ve sonunda: mavi, masmavi bir ışığın ortasında yüzer. İşte şiirin zaman felsefesi burada tamamlanmaktadır. İlk kıtadaki: akış son kıtadaki: yüzmek fiiline ulaşmıştır. Bergson’un süre düşüncesi bu parçalanamaz zamanın önemli bir felsefî anahtarını sağlar. Tasavvufî çağrışımlar, şiirin metafizik ufkunu genişletir. “Abasız, postsuz” derviş ise bu metafiziğin kurumsal bir dinî çerçeveye kapatılmasını engeller. “Sezmek”, aklî ve ölçülebilir bilginin ötesindeki bütünsel kavrayışı öne çıkarır. Modern görelilik teorisiyle doğrudan etkilenme bağı kurulamaz; fakat hem modern fizikte hem şiirde mutlak zaman fikrinin sarsılması dikkat çekici bir düşünsel paralellik oluşturur.

Buna bir de yakın ölüm deneyimleri açısından baktığımızda şiir alışılmadık başka bir kapı açmaktadır. Zamanın alışılmış düzeninden çıkma hissi. Rüya benzeri bilinç. Bedensel hafiflik. Derin sükûn. Dünyadan kopuş ama aynı zamanda bütünlük duygusu. Ve sonunda: insanı çevreleyen yoğun ışık. Modern yakın ölüm deneyimi araştırmalarında bunların bir bölümünün farklı kişiler tarafından tekrar tekrar bildiriliyor olması, şiiri ölüm eşiği fenomenolojisi açısından okumayı meşru bir soru hâline getirir. Fakat soru olarak. Hüküm olarak değil. Tanpınar’ın böyle bir deneyim yaşadığına dair kanıt bulunmadıkça: “Şair burada kendi ölümden dönüşünü anlatmıştır.”

diyemeyiz. Fakat: “Şiirin anlattığı bilinç hâli, ölüm eşiği deneyimlerinin bilinen bazı özelliklerine şaşırtıcı biçimde benzemektedir.” diyebiliriz. Ve kişisel olarak ölümle karşılaşılan bir anda benzer biçimde mavi, yoğun, çevreyi saran bir ışık deneyimlenmişse Tanpınar’ın son iki dizesinin okurda uyandırdığı şüphe daha da anlaşılır hâle gelir: Acaba? Belki iyi edebiyat eleştirisinin en güzel kelimelerinden biri budur. Çünkü “acaba”, kanıtlanmamış bir şeyi gerçek ilan etmez. Ama daha önce görünmeyen bir ihtimali görünür kılar. Belki Tanpınar yalnız zamanı şiirleştirmiştir. Belki mistik bir bütünleşme ânını. Belki Bergsoncu süreyi.

Belki rüyayı. Belki bilinç ile kozmos arasındaki sınırın kalkmasını. Belki de bunların hepsinin insan deneyimindeki çok daha eski ve çok daha derin bir ortak kökü vardır: zamanın, bedenin ve benliğin sınırında hissedilen o açıklanması güç ân. Şiirin başında insan: zamanın ne tam içinde ne tam dışındadır. Şiirin sonunda ise artık zamanın nerede olduğunu sormaz. Işığın içinde yüzmektedir. Belki şiirin en büyük başarısı, bu geçişe felsefî bir açıklama getirmemesinde yatar. Tanpınar bize: “İşte hakikat budur.” demez. Sadece birkaç kelime bırakır. Yekpâre. Rüya. Sükût. Derviş. Sezgi. Işık. Ve zaman. Sonra okuru da o geniş ânın içine bırakır.

Çünkü şiirin gerçek sorusu belki hiçbir zaman: “Zaman nedir?” değildi. Belki asıl soru şuydu: “Zamanın sınırına geldiğinde insan ne görür?”

Kaynakça

  • Asna, B. (2015). “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Ne İçindeyim Zamanın’ Adlı Şiirinde İmgeye Dayalı Felsefik Çıkarımlar.” Siirt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 4, 71–81.
  • Bergson, Henri. Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri. Çev. Mustafa Şekip Tunç. İstanbul: Dergâh Yayınları.
  • Bergson, Henri. Madde ve Bellek. Çev. Işık Ergüden. Ankara: Dost Kitabevi.
  • Bergson, Henri. Yaratıcı Tekâmül. Çev. Mustafa Şekip Tunç. İstanbul: Dergâh Yayınları.
  • Blackmore, S. J. (1996). “Near-death experiences.” Journal of the Royal Society of Medicine, 89(2), 73–76.
  • Demir, Zafer (2019). “Bergson Felsefesi Işığında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Şiirinde Zaman.” NOSYON: Uluslararası Toplum ve Kültür Çalışmaları Dergisi, 3.
  • Greyson, Bruce (2013). “Getting Comfortable With Near Death Experiences: An Overview of Near-Death Experiences.” Missouri Medicine, 110(6), 475–481.
  • Korkut, Ece (2005). “Şiir Dili ve Bir Çözümleme Örneği: Tanpınar, ‘Ne İçindeyim Zamanın’.” Türkbilig, 9, 103–112.
  • Martial, Charlotte vd. (2017). “Temporality of Features in Near-Death Experience Narratives.” Frontiers in Human Neuroscience, 11.
  • Martial, Charlotte vd. (2018). “Qualitative Thematic Analysis of the Phenomenology of Near-Death Experiences.” PLOS ONE, 13.
  • Özcan, Tarık (2012). “Tanpınar’ın Şiirlerinde Zaman Anlayışı.” Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 22(1).
  • Tanpınar, Ahmet Hamdi. Şiirler. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  • Vicente, Raul vd. (2020). “The Neurology of Death and the Dying Brain: A Pictorial Essay.”

Kaynak notu: Metinde ayrıca yakın ölüm deneyimlerinde ışıkla çevrelenme, huzur, beden dışı algı ve değişmiş zaman deneyimini değerlendiren 2024 tarihli kapsam incelemelerine değinilmektedir; ancak ekli metinde bu çalışmanın tam bibliyografik künyesi verilmemiştir.

İlgili araştırma alanları: Ahmet Hamdi Tanpınar şiirinde zaman, Bergson’un süre düşüncesi, metafizik ve tasavvufî çağrışımlar, fenomenolojik bilinç, modern görelilik ve yakın ölüm deneyimi anlatıları.

MAKALEYİ BEĞENDİNİZ Mİ?

—toplam beğeni
Her cihazdan yalnızca bir beğeni sayılır.

PAYLAŞ

X
Instagram ve TikTok düğmeleri; başlık, yazar ve kısa öz içeren dikey paylaşım görseli oluşturur.

YAZAR

Faruk YAŞATürk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni · Edebiyat Atlası® kurucusu

Faruk YAŞA’nın diğer edebiyat incelemelerini ve yazılarını okuyun.

Tüm makalelere dön