Giriş: Acının Felsefesinden İstemenin Felsefesine
İnsan neden acı çeker? Felsefe tarihinin en eski sorularından biri olan acının nedeni kimi düşünce sistemlerinde bilgisizlikte, kimilerinde ahlaki kusurda, kimilerinde ise insanın sonluluğunda aranmıştır. Schopenhauer meseleyi daha radikal bir noktaya taşır: Acı, insan hayatında meydana gelen tesadüfi bir bozulma değildir; kaynağı doğrudan doğruya yaşamın yapısında bulunur. Bu nedenle onun karamsarlığını, hayata küsmüş bir filozofun psikolojik tavrı biçiminde okumak ciddi bir indirgeme olur. Schopenhauer’ın kötümserliği psikolojik olmaktan çok metafiziktir.
İnsan acı çekmektedir çünkü istemektedir; fakat daha önemlisi, istediği için değil istemek zorunda olduğu için acı çekmektedir. İnsan mutluluğu çoğu zaman daha fazla para, daha iyi bir konum, aşk, başarı, itibar, güvenlik veya haz gibi arzularının gerçekleşmesiyle ilişkilendirir. Schopenhauer’ın itirazı tam burada başlar: Arzu edilen nesne elde edildiğinde arzu ortadan kalkar, fakat isteme ortadan kalkmaz; kendisine yeni bir nesne bulur. Dolayısıyla insanın trajedisi ulaşamamak değil, ulaştıktan sonra yeniden istemektir.
1. Dünya Benim Tasarımımdır
Schopenhauer’ın İsteme ve Tasarım Olarak Dünya adlı eserinin başlangıç noktası, dünyanın özne için bir tasarım olduğu düşüncesidir. Burada Kant’ın transendental idealizminin güçlü etkisi görülür. İnsan dünyayı kendinde olduğu hâliyle değil, kendi bilişsel yapısının koşulları altında deneyimler. Başka bir ifadeyle gördüğümüz dünya yalnızca dışarıda bulunan nesneler toplamı değildir; her zaman onu algılayan bir özneyle birlikte vardır. Özne ve nesne birbirlerini gerektirir. Masa, ağaç, şehir, beden, yıldız ve başka insanlar deneyim alanında öznenin karşısında nesne olarak belirirken mekân, zaman ve nedensellik bu deneyimin kurulmasının temel koşullarıdır.
Schopenhauer bu noktada Kant’a yaklaşır, fakat onun bıraktığı önemli bir soruyu yeniden açar: Görünüşün arkasında ne vardır? Eğer dünya yalnızca tasarım olarak biliniyorsa dünyanın kendinde doğasına ulaşmak mümkün müdür? Schopenhauer’ın özgün cevabı “isteme”dir. Dünya dışarıdan bakıldığında tasarım, içeriden deneyimlendiğinde ise istemedir. İnsanın kendi bedeni bu geçişin anahtarıdır; bedenimizi yalnızca diğer nesneler gibi dışarıdan görmez, içeriden de deneyimleriz. Elimizi kaldırdığımızda dışarıdan bedensel bir hareket gerçekleşirken öznenin iç deneyiminde aynı olay bir isteme edimi olarak yaşanır. Böylece beden, Schopenhauer için metafiziğin kapısına dönüşür.
2. İsteme: Akıldan Önce Gelen Kör Güç
Schopenhauer’ın “isteme” kavramı, gündelik anlamdaki bilinçli karar kavramından çok daha geniştir. İsteme yalnızca “şunu istiyorum” dediğimiz bilinçli arzu değil; yaşama yönelimi, varlığını sürdürme itkisi, üreme, mücadele, yönelme ve kendisini devam ettirme eğilimidir. Bu nedenle Schopenhauer istemeyi yalnızca insana ait psikolojik bir yeti olarak görmez; doğanın tamamında farklı derecelerde aynı temel gerçekliğin nesneleşmesini görür. İnsan burada ayrıcalıklı değil, istemenin bilince ulaşmış biçimlerinden biridir.
Bu düşünce insan merkezci dünya görüşüne ağır bir darbe indirir; insanın aklı artık varlığın efendisi değildir ve çoğu durumda istemenin hizmetindedir. İnsan önce istediği için gerekçe üretir; her zaman gerekçesi olduğu için istemez. Schopenhauer’ın insan tasavvuru, daha sonra Freud’un bilinçdışı teorisine kadar uzanabilecek önemli bir düşünsel kırılmanın habercisi olarak okunabilir: Bilinç, kendi evinin mutlak hâkimi değildir.
3. Arzu Neden Acıdır?
Bir şeyi istemek, bir eksiklik hissetmek demektir. Susayan insan su ister çünkü suya sahip değildir; seven insan karşılık bekler çünkü bir yoksunluk yaşamaktadır; başarı isteyen kişi mevcut durumunu yeterli görmez. Her arzu başlangıçta bir eksiklik, her eksiklik de bir huzursuzluk içerir. Bu nedenle istemenin ilk görünümü haz değil, acıdır.
İnsan istediğine ulaştığında acı sona erer. Fakat Schopenhauer’a göre “haz” dediğimiz şey çoğu zaman bağımsız, pozitif ve kalıcı bir durum değil, mevcut bir eksikliğin geçici olarak ortadan kalkmasıdır. Susuzluk acıdır; su içmek bu acıyı giderir. Susuzluk ortadan kalktığında suyun sağladığı tatmin de önemini kaybeder. Arzu sona ermiş, fakat isteme yaşamaya devam etmiş ve kendisine yeni bir nesne bulmuştur. İnsan böylece “eksiklik → arzu → mücadele → elde etme → kısa tatmin → yeni arzu” döngüsüne girer.
İnsan mutluluğu sürekli “Bunu elde edersem”, “Şuraya gelirsem”, “Onunla birlikte olursam” ya da “Şu sorunu çözersem” diyerek geleceğe erteler. Hedefe ulaşıldığında ise karşısına çoğu zaman yeni bir hedef çıkar. Schopenhauer’ın rahatsız edici sorusu tam da budur: Belki problem mutluluğu bulamayışımız değil, onu sürekli gelecekte aramak zorunda oluşumuzdur.
4. Acı ile Can Sıkıntısı Arasında İnsan
Schopenhauer insan hayatını yalnızca acıyla açıklamaz. İnsan istediğini elde edemezse acı çeker; her istediğini elde ederse bu kez can sıkıntısıyla karşılaşır. Çünkü istemenin belirli bir süre nesnesiz kalması insanı boşlukla yüz yüze bırakır. Hayat böylece iki uç arasında salınır: Bir tarafta ihtiyaçların baskısı, diğer tarafta ihtiyaçların giderilmesinden doğan boşluk vardır.
Modern tüketim toplumuna Schopenhauer’ın gözlüğüyle bakıldığında bu düşünce şaşırtıcı derecede günceldir. Yeni telefon, yeni otomobil, daha yüksek gelir, daha fazla takipçi, görünürlük, ilişki ya da seyahat… Nesneler değişir, fakat mekanizma değişmez: İsteme kendisini yeniden üretir. Schopenhauer’ın kötümserliği bu nedenle “Hiçbir şey güzel değildir.” biçimindeki kaba bir karamsarlık değil, istemenin hâkimiyetindeki kalıcı mutluluğun yapısal olarak mümkün olmadığı iddiasıdır.
5. Aşk: Bireyin Mutluluğu mu, Türün Hilesi mi?
İnsan romantik aşkı son derece bireysel bir deneyim olarak yaşar; bir kişiyi seçtiğine, ona benzersiz biçimde bağlandığına ve kendi mutluluğunun peşinden gittiğine inanır. Schopenhauer ise bu deneyimin arkasında daha büyük bir kuvvet görür: yaşama istemesi. Birey kendisi için âşık olduğunu düşünürken doğa, türün devamını gerçekleştirmektedir.
Aşkın yoğunluğu bu açıdan tesadüfi değildir. İnsan kimi zaman kariyerini, servetini, toplumsal konumunu, hatta hayatını bir aşk uğruna tehlikeye atabilir. Mesele yalnızca bireysel haz olsaydı bu ölçüde güçlü bir tutkuyu açıklamak zorlaşırdı. Schopenhauer’ın yorumu serttir: Birey kendi mutluluğunu aradığını düşünür, fakat tür kendi geleceğini onun üzerinden kurar. İnsan kendisini özgür bir özne sanarken yaşama istemesinin en güçlü araçlarından biri hâline gelir. Yine de Schopenhauer’ı aşk düşmanı olarak değil, aşkın biyolojik ve metafizik temellerini romantik idealizmin karşısına yerleştiren bir düşünür olarak okumak daha doğrudur.
6. Ölüm: İstemenin Bireye Karşı Kayıtsızlığı
İnsan kendi ölümünü düşünmekte zorlanır; çünkü bilinç açısından “ben” dünyanın merkezidir. Doğa açısından ise bireyin böyle bir ayrıcalığı yoktur: Bir yaprak düşer, bir hayvan ölür, bir insan ölür ve yaşam devam eder. Schopenhauer’a göre yaşama istemesi bireyin ölümüne karşı kayıtsızdır; önemli olan bireysel varlığın sonsuza kadar sürmesi değil, yaşamın kendisini devam ettirmesidir.
İnsan ölümden korkar çünkü bireyselliğine bağlanmıştır. Oysa Schopenhauer’ın metafiziğinde bireysellik, mekân ve zaman içinde ortaya çıkan fenomenal ayrımın sonucudur. Ölüm korkusu bu yüzden insanın kendisini mutlak ve bağımsız bir birey olarak görmesiyle de ilişkilidir. Burada Schopenhauer’ın Hint felsefeleriyle teması önem kazanır. Upanişadlar ve Budist düşünce; bireysellik, arzu, acı ve kurtuluş üzerine düşüncelerinin gelişmesinde Batı felsefesinin dışından önemli kaynaklar oluşturmuştur.
7. Sanat: İstemenin Susturulduğu An
Eğer istemek acının kaynağıysa insan istemekten kurtulabilir mi? Schopenhauer’ın ilk cevabı geçici olarak “evet”tir ve bunun yollarından biri sanattır. Bir sanat eserini gerçekten estetik biçimde deneyimlediğimiz anda nesneye sahip olmaya çalışmayız. Bir manzaraya bakar, şiir okur veya tabloyu seyrederken gündelik bir çıkar beklemeyiz. Estetik bilinçte insan kısa süreliğine isteyen birey olmaktan çıkar ve saf bilen özne hâline gelir.
Sanat dünyayı değiştirmez ve isteme bütünüyle ortadan kalkmaz; fakat istemenin sesi bir süreliğine susar. Bu nedenle estetik deneyim Schopenhauer’da yalnızca güzellikten zevk almak değil, metafizik bir moladır. İnsan birkaç dakika için bile olsa kendisinden kurtulur. Belki de sanatın insan üzerinde bıraktığı o tuhaf huzurun nedeni budur.
8. Neden Müzik?
Schopenhauer’ın sanatlar hiyerarşisinde müziğin benzersiz bir yeri vardır. Resim, heykel, şiir ve diğer sanatlar dünyadaki ideaları çeşitli biçimlerde temsil ederken müzik, istemeyle çok daha doğrudan bir ilişki kurar. Belirli bir nesneyi anlatmak zorunda değildir; bir senfoni bize bir ağacı, evi veya insanı göstermeden de derin bir anlam taşıyabilir.
Müzik nesneleri değil, istemenin hareketini andıran gerilimleri dile getirir: arzu, gerilim, bekleyiş, çözülme ve yeniden gerilim. Bu yüzden ortada anlatılmış hiçbir hikâye olmadığı hâlde bir hikâye yaşamış gibi oluruz. Schopenhauer’ın estetik teorisinin en güçlü yanlarından biri burada belirir: Müzik insanın kavramlardan önce gelen varoluşsal hareketlerine dokunur. İnsan müzikte dünyayı dinlemekten çok, bir anlamda kendi istemesinin sesini duyar.
9. Merhamet: Başkasının Acısında Kendini Görmek
Schopenhauer’ın yalnızca karamsar bir filozof olarak değerlendirilmesinin yetersizliği, özellikle etik düşüncesinde ortaya çıkar. Eğer herkes istemenin bireysel görünüşüyse ahlak nasıl mümkündür? Schopenhauer’ın cevabı merhamettir (Mitleid). Gerçek ahlaki davranış, kişinin kendi çıkarını hesaplamasından değil, başkasının acısını kendi acısı gibi kavrayabilmesinden doğar. Burada bireyselliğin sınırları kısa süreliğine kırılır; ötekinin acısı artık bütünüyle yabancı değildir.
Schopenhauer etiğin temelini soyut akıl ilkelerinden ziyade başkasının acısıyla kurulan doğrudan ilişkide bulur. Başkasına zarar vermemek adaletin, onun acısını azaltmaya çalışmak ise iyiliğin temelidir. Böylece metafizik ile etik birbirine bağlanır: Dünyadaki bireyler görünüşte ayrı olsa da aynı istemenin farklı tezahürleridir. Merhamet bu birliğin kavramsal değil, yaşanmış bilgisi hâline gelir.
10. İstemenin Yadsınması: Kurtuluş Mümkün müdür?
Sanat istemeyi geçici olarak susturabilir, merhamet bireyselliğin duvarını aşabilir. Schopenhauer’ın radikal çözümü ise bunlardan daha ileri gider: istemenin yadsınması. İnsan sürekli istemenin kendisini mutluluğa ulaştırmadığını gerçekten kavradığında, yeni arzular aracılığıyla kurtuluş aramaktan vazgeçebilir. Çilecilik bu nedenle yalnızca dinsel bir pratik değil, metafizik bir anlam taşır.
İnsan istemeyi beslemek yerine onu söndürmeye yönelir: Daha fazlasını istemek yerine daha az istemek, sahip olmak yerine vazgeçmek, haz peşinde koşmak yerine arzunun mekanizmasını görmek. Schopenhauer’ın Budizmle en belirgin yakınlıklarından biri burada ortaya çıkar. Bununla birlikte onun sistemini doğrudan Budizmin Batılı bir versiyonuna indirgemek doğru değildir; Hint düşüncesinden yoğun biçimde yararlansa da kendi metafiziğini Kant, Platon ve Batı felsefesinin problemleri üzerinden kurar.
11. Schopenhauer Gerçekten Kötümser midir?
Schopenhauer kötümserdir; fakat “Hayatta hiçbir güzellik yoktur.” anlamında değil. Onun kötümserliği, istemenin hâkim olduğu bir varoluşta kalıcı tatminin mümkün olmadığı yönündeki sistematik iddiaya dayanır. Mutluluğun reçetesini vermekten çok, insanın mutluluğu neden sürekli kaybettiğini açıklar. Belki de onu bugün hâlâ rahatsız edici derecede güncel kılan budur.
Modern insan Schopenhauer’ın dönemindeki insandan daha hızlı ulaşıma, gelişmiş iletişime, daha fazla eğlenceye, tüketim nesnesine ve seçeneğe sahiptir. Fakat filozof bugün yaşasaydı muhtemelen şunu sorardı: Bütün bunlar istemeyi azalttı mı, yoksa çoğalttı mı? Eğer cevap ikincisiyse teknolojik ilerleme temel varoluşsal problemi çözmemiş, yalnızca istemeye yeni nesneler sağlamıştır. Tüketim kültürü bu açıdan Schopenhauer felsefesinin neredeyse deneysel sahnesine dönüşür: İnsan ihtiyacı olduğu için mi satın alır, yoksa satın alabilmek için kendisine yeni ihtiyaçlar mı üretir?
12. Schopenhauer’ın Büyük Paradoksu
Schopenhauer’ın sistemi kendi içinde önemli bir problem barındırır: Eğer isteme varlığın temeliyse insan istemeyi nasıl reddedebilir? İstemenin yadsınmasını isteyen kişi bile sonuçta bir şeyi istemiyor mudur? İstemeden kurtulmayı istemek de istemenin başka bir biçimi gibi görünür.
Schopenhauer’ın kastettiği, sıradan anlamda yeni bir hedef seçmek değildir. Burada söz konusu olan tek tek nesnelerden vazgeçmekten ziyade istemenin kendisinin boşluğunu kavramaktır. Kurtuluş “başka bir şeyi istemek” değil, istemenin yanıltıcı vaatlerine yönelik bilincin dönüşmesidir. Yine de problem bütünüyle ortadan kalkmaz. Belki Schopenhauer’ın felsefesini verimli kılan şeylerden biri de budur: Sistem cevap verdiği kadar soru üretir.
Sonuç: İnsan İstediğine Ulaşamadığı İçin Değil, İstediği İçin Acı Çeker
Schopenhauer’ın felsefesini tek bir cümlede ifade etmek gerekirse şöyle denebilir: İnsanın asıl trajedisi arzularının gerçekleşmemesi değil, arzularının sonunun gelmemesidir. İnsan acısının kaynağını çoğu zaman parasızlık, başarısızlık, karşılıksız aşk, yalnızlık, kaybedilen fırsatlar ve ölüm gibi dış dünyadaki nesnelerde arar. Schopenhauer ise daha derine bakar ve bütün bunların arkasında onları isteyen bir varlık bulunduğunu gösterir. Bir arzu karşılandığında başka bir arzu doğuyorsa sorun yalnızca arzulanan nesnelerde değil, istemenin kendisindedir.
Bu felsefe ilk bakışta karanlık görünmesine rağmen tuhaf bir özgürlük ihtimali taşır. Acının kaynağını görebilen insan artık mutluluğu yalnızca dışarıdaki nesnelerin çoğalmasında aramak zorunda değildir. Sanat döngüyü bir süreliğine susturabilir; müzik istemenin gürültüsünü başka bir biçimde duyulur kılabilir; merhamet insanı kendi benliğinin dar sınırlarından çıkarabilir; istemenin yadsınması ise sürekli “daha fazlası” üzerine kurulmuş hayat tasarımını kökten sorgulayabilir.
Schopenhauer’ın sorusu yalnızca XIX. yüzyıl insanına yöneltilmiş değildir: Gerçekten ihtiyaç duyduğumuz için mi istiyoruz, yoksa istediğimiz için mi kendimizi ihtiyaç sahibi hâline getiriyoruz? En rahatsız edici düşünce, insanın çoğu zaman ne istediğini bilmemesi değil; istediğini elde ettiğinde bile istemekten kurtulamamasıdır. Hayatın trajedisi yalnızca acı çekmek değil, acının sona ereceğini sandığımız şeylerin yeni arzuların başlangıcına dönüşmesidir.
Kaynakça
Birincil Kaynaklar
- Schopenhauer, Arthur. The World as Will and Representation, Vol. I. Çev. Judith Norman ve Alistair Welchman; ed. Christopher Janaway. Cambridge: Cambridge University Press, 2010.
- Schopenhauer, Arthur. The World as Will and Representation, Vol. II. Çev. Judith Norman, Alistair Welchman ve Christopher Janaway. Cambridge: Cambridge University Press, 2018.
- Schopenhauer, Arthur. On the Fourfold Root of the Principle of Sufficient Reason and Other Writings. Çev. ve ed. David E. Cartwright, Edward E. Erdmann ve Christopher Janaway. Cambridge: Cambridge University Press, 2012.
- Schopenhauer, Arthur. The Two Fundamental Problems of Ethics. Çev. ve ed. Christopher Janaway. Cambridge: Cambridge University Press, 2009.
- Schopenhauer, Arthur. Parerga and Paralipomena. 2 Cilt. Cambridge: Cambridge University Press.
İkincil Kaynaklar
- Atwell, John E. Schopenhauer on the Character of the World: The Metaphysics of Will. Berkeley: University of California Press, 1995.
- Cartwright, David E. Schopenhauer: A Biography. Cambridge: Cambridge University Press, 2010.
- Copleston, Frederick. Arthur Schopenhauer: Philosopher of Pessimism. London: Search Press, 1975.
- Janaway, Christopher (ed.). The Cambridge Companion to Schopenhauer. Cambridge: Cambridge University Press.
- Shapshay, Sandra. “Schopenhauer’s Aesthetics.” The Stanford Encyclopedia of Philosophy.
- Wicks, Robert. “Arthur Schopenhauer.” The Stanford Encyclopedia of Philosophy.
MAKALEYİ BEĞENDİNİZ Mİ?
Faruk YAŞA’nın diğer edebiyat ve düşünce incelemelerini okuyun.
Tüm makalelere dön